Dava Kazanmak mı, Uzlaşmak mı: Hangi Yol Daha Akıllıca?
Müvekkillerimle ilk görüşmede sıkça duyduğum bir cümle var: “Avukat bey, sonuna kadar gideceğim. Ne gerekiyorsa yapalım, davayı kazanalım.” Bu cümle genellikle kararlılıkla, bazen öfkeyle, bazen de gözlerde biriken yaşlarla söyleniyor. Anlıyorum. Haksızlığa uğramış biri karşımda oturuyor ve adalet istiyor.
Ama yıllar içinde şunu fark ettim: “Davayı kazanmak” çoğu zaman insanların düşündüğü şey değil. Ve bazen en büyük zafer, davayı hiç açmamak ya da açılmış davayı uzlaşmayla bitirmek oluyor.
Bu yazıda, Türkiye’de pek konuşulmayan bir konuyu ele almak istiyorum. Dava açmanın gerçek maliyetini, uzlaşmanın neden zayıflık değil akıllılık olduğunu ve bir avukat olarak müvekkillerime neden bazen “dava açmayalım” dediğimi anlatacağım.
Kazanmak Ne Demek?
Önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Davayı kazanmak gerçekten ne anlama geliyor?
Diyelim ki bir alacak davanız var. Karşı taraftan 100.000 TL alacaklısınız. Dava açtınız, üç yıl sürdü, mahkeme lehinize karar verdi. Kazandınız mı? Kağıt üzerinde evet. Ama şimdi icra aşaması başlıyor. Karşı tarafın malvarlığı yok, haciz yapılacak bir şey bulunamıyor. Ya da var ama başka alacaklılar sırada. Bir yıl daha geçiyor, belki iki yıl. Sonunda tahsil ettiğiniz miktar, avukatlık ücreti, harç, masraf düşünce 60.000 TL kalıyor. Dört yıl boyunca bu işle uğraştınız, stres yaşadınız, zaman harcadınız.
Şimdi başa dönelim. Dava açmadan önce karşı taraf size 70.000 TL teklif etmişti. Reddettiniz çünkü “hakkınızın tamamını” istiyordunuz.
Hangisi daha akıllıcaydı?
Bu örnek uydurma değil. Bu tablo, Türkiye’deki davaların önemli bir kısmının gerçek hikayesi. Kazanılan davalar var, ama kazanılan paralar yok. Kazanılan haklar var, ama kaybedilen yıllar var.
Türkiye’de Dava Açma Refleksi
Türkiye’de bir sorun yaşandığında ilk akla gelen çözüm dava açmak. Bu bir kültür meselesi. “Hakkımı mahkemede ararım” cümlesi, neredeyse bir onur meselesi haline gelmiş. Uzlaşmak ise zayıflık, geri adım atmak, hatta “yenilmek” olarak algılanıyor.
Bu algı tehlikeli.
Gelişmiş hukuk sistemlerine baktığınızda, davaların büyük çoğunluğunun mahkeme kararıyla değil, uzlaşmayla sonuçlandığını görürsünüz. Amerika’da hukuk davalarının yüzde doksanından fazlası duruşmaya bile girmeden çözülüyor. Almanya’da, İngiltere’de benzer oranlar var. Bu ülkelerde uzlaşma zayıflık değil, rasyonellik olarak görülüyor.
Türkiye’de ise tam tersi. Arabuluculuk zorunlu hale getirildi, evet. Ama çoğu arabuluculuk toplantısı formalite olarak geçiştiriliyor. Taraflar masaya “uzlaşmamak” için oturuyor. Çünkü uzlaşmak, karşı tarafa “pes etmek” gibi hissettiriyor.
Bu zihniyet değişmeli. Ama değişmesi için önce avukatların değişmesi gerekiyor.
Avukatların Rolü ve Sorumluluğu
Açık konuşalım: Bazı avukatlar için dava açmak, uzlaşmaktan daha karlı. Dava açılınca harç yatıyor, vekaletname çıkıyor, dilekçeler yazılıyor, duruşmalara giriliyor. Her aşama bir ücret kalemi. Uzlaşmada ise tek seferde bir ücret alıyorsunuz ve iş bitiyor.
Bu yüzden bazı meslektaşlarımız, müvekkili davaya yönlendirmeyi tercih ediyor. “Haklısınız, sonuna kadar gidin” demek kolay. Müvekkil zaten bunu duymak istiyor. Ama bu her zaman müvekkilin çıkarına olan şey değil.
Ben meslek hayatımda birçok kez müvekkillerime “Bu davayı açmayalım” ya da “Şu teklifi kabul edelim” dedim. Bazıları dinledi, bazıları dinlemedi. Dinlemeyenlerden bir kısmı yıllar sonra geri geldi: “Keşke o zaman sizi dinleseydik.”
Avukatın görevi sadece dava açmak değil. Müvekkilin gerçek çıkarını korumak. Bazen bu çıkar, mahkemede değil masada korunuyor.
Zamanın Değeri
Türkiye’de bir hukuk davası ortalama ne kadar sürüyor biliyor musunuz? İş davalarında iki-üç yıl normal karşılanıyor. Aile hukukunda çekişmeli boşanmalar üç-dört yıl sürebiliyor. Gayrimenkul davalarında beş yılı aşan süreçler var. Ceza davalarında temyiz aşamasıyla birlikte yedi-sekiz yıl görmek mümkün.
Bu süre zarfında hayat duruyor mu? Durmuyor. Ama o dava zihninizin bir köşesinde sürekli duruyor. Her duruşma tarihi yaklaştığında stres, her tebligat geldiğinde tedirginlik, her erteleme kararında hayal kırıklığı.
Zamanın parasal değerini hesaplamak zor. Ama şöyle düşünün: Üç yıl boyunca bir davayla uğraşacağınıza, o enerjiyi işinize, ailenize, sağlığınıza harcasanız ne kazanırdınız?
Uzlaşma, zamanı geri alır. Belki tam istediğiniz sonucu vermez, ama size en değerli şeyi verir: İleriye bakma şansı.
Psikolojik Maliyet
Hiç uzun süren bir davanın içinde bulundunuz mu? Ben hem avukat olarak hem de gözlemci olarak çok gördüm.
Get Batuhan İnanlı’s stories in your inbox
Join Medium for free to get updates from this writer.
Dava süresince insanlar değişiyor. Başta kararlı ve enerjik olan müvekkil, ikinci yılda yorgun ve bezgin hale geliyor. Üçüncü yılda öfkeli ve kırgın. Bazen davayı kazansalar bile içlerinde bir boşluk kalıyor. Çünkü o dava yıllarını geri alamıyorlar.
Boşanma davalarında bu çok belirgin. Çiftler mahkemede birbirlerini yıpratıyor, çocuklar ortada kalıyor, aileler düşman oluyor. Dava bittiğinde kazanan yok, sadece yaralar var.
İş davalarında da benzer. İşçi haklı, işveren haksız diyelim. Dava üç yıl sürüyor. İşçi bu sürede yeni bir iş buluyor, hayatına devam ediyor. Ama zihninin bir köşesi hep o eski işverenle, o davada. Her duruşmada eski yaraları kaşıyor.
Uzlaşma bu döngüyü kırar. Evet, belki tam adalet sağlanmıyor. Ama kapanış sağlanıyor. Ve bazen kapanış, adaletten daha iyileştirici oluyor.
Ne Zaman Dava, Ne Zaman Uzlaşma?
Tüm bunları söyledikten sonra şunu da belirtmem gerekiyor: Her durumda uzlaşma doğru değil. Bazı davalar açılmalı, sonuna kadar götürülmeli.
Ne zaman dava?
Birincisi, karşı taraf uzlaşmaya yanaşmıyorsa. Masada tek taraflı oturmak mümkün değil. Karşı taraf hiçbir teklif sunmuyor, iletişime kapalı, hakkınızı gasp etmiş ve umursamıyorsa, dava kaçınılmaz olabilir.
İkincisi, emsal değeri varsa. Bazı davalar sadece sizin için değil, benzer durumda olan herkes için önemli. Bir haksızlığa karşı emsal karar almak, toplumsal bir fayda sağlayabilir. Bu tür davalarda bireysel maliyet-fayda analizinin ötesine geçmek gerekebilir.
Üçüncüsü, caydırıcılık gerekiyorsa. Bazı durumlarda karşı tarafa “bunu yapmanın bir bedeli var” mesajını vermek önemli. Özellikle tekrarlayan haksızlıklarda, güçlü tarafın zayıf tarafı ezdiği durumlarda, dava açmak bir duruş sergilemektir.
Dördüncüsü, uzlaşma teklifi kabul edilemez derecede düşükse. Karşı taraf sembolik bir rakam teklif ediyorsa, bu uzlaşma değil alay etmektir. Bu durumda masadan kalkmak gerekir.
Bunların dışındaki çoğu durumda, uzlaşma en azından ciddi olarak değerlendirilmeli.
Uzlaşma Masasında Nasıl Davranmalı?
Uzlaşmayı seçtiyseniz, masaya nasıl oturduğunuz önemli.
Birincisi, gerçekçi beklentilerle gelin. “Ya tam istediğimi alırım ya da mahkemede görüşürüz” tavrı uzlaşma değil, ültimatom vermektir. Uzlaşma, her iki tarafın da bir şeylerden vazgeçtiği noktada oluşur.
İkincisi, duygularınızı kontrol edin. Karşı taraftan nefret ediyor olabilirsiniz. Haklı olabilirsiniz. Ama masada duygularınızla değil, aklınızla konuşun. Hakaret, suçlama, geçmişi kazıma uzlaşmayı öldürür.
Üçüncüsü, alternatiflerinizi bilin. Uzlaşma olmazsa ne olacağını net olarak hesaplayın. Dava ne kadar sürer, ne kadar masraf çıkar, sonuç ne olabilir? Bu hesabı yapmadan masaya oturmak, eliniz zayıfmış gibi görünmenize neden olur.
Dördüncüsü, yaratıcı olun. Uzlaşma sadece para meselesi değil. Bazen karşı tarafın istediği para değil, özür olabilir. Bazen siz de para yerine farklı bir çözüm kabul edebilirsiniz. Esneklik, uzlaşmanın kapısını açar.
Bir İtiraf
Bu yazıyı yazarken kendi geçmişime de baktım. Müvekkillerimi davaya teşvik ettiğim, “haklısınız, sonuna kadar gidin” dediğim zamanlar oldu. Çoğu zaman gerçekten haklıydılar. Ama her zaman en doğru tavsiyeyi verdiğimden emin değilim.
Avukatlık mesleği sizi savaşçı yapar. Kazanmak istersiniz, karşı tarafı yenmek istersiniz, müvekkiliniz için zafer istersiniz. Bu güdü doğal ve hatta gerekli. Ama bazen bu güdü, müvekkilin gerçek çıkarını gölgeleyebiliyor.
Şimdi daha temkinliyim. Dava açmadan önce iki kez düşünüyorum. Müvekkilime “Kazansak bile ne kazanacağız?” sorusunu soruyorum. Ve bazen en zor cümleyi kuruyorum: “Bu davayı kazansanız bile kaybedersiniz.”
Son Söz
Adalet önemli. Hakkını aramak önemli. Haksızlığa boyun eğmemek önemli. Bunların hiçbirinden vazgeçmeyin.
Ama adaletin tek yolunun mahkeme olmadığını da bilin. Bazen adalet masada sağlanır. Bazen kaybettiğinizi sandığınız uzlaşma, aslında en büyük kazancınızdır. Bazen “sonuna kadar gitmek”, sonunda hiçbir yere varmamak demektir.
Davayı kazanmak mı, uzlaşmak mı daha akıllıca? Cevap: Duruma göre değişir. Ama şunu söyleyebilirim: Uzlaşmayı masadan kaldırmak, neredeyse hiçbir zaman akıllıca değil.
Bir avukat olarak görevim sadece dava kazanmak değil. Müvekkilimin hayatını kolaylaştırmak. Ve bazen hayatı kolaylaştırmanın yolu mahkemeden değil, masadan geçiyor.





