Sitemap
Ömer Faruk Yıldız

Ömer Faruk Yıldız

BİR BİLMECEM VAR YA DA BAZI RUSYA NOTLARI

4 min readJul 18, 2026

“Tarih 20 Mayıs 2026; bu defter, St. Petersburg’dan bir kitapçıdan alınmıştır…”

St. Petersburg’da, Aleksandr Nevski Caddesi’ndeki bir kitapçıdan Rusya haritası ile birlikte aldığım not defterime bu cümleyi yazarak başladım sayfaları doldurmaya. Yıllar önce kendime verdiğim sözü tutmanın anlamını ilk günden itibaren yazarak kendi kişisel kayıtlarıma geçirmeye başladım “Kahraman Şehir Leningrad” yazısının olduğu binayı gören ucuz kahvecide.

Yanımda yıllar önce verdiğim söze neden olan Ölü Bir Evden Hatıralar… Hayat bilmecesini çözmeye çalışan(kitabı bilenler verdiğim referansı anlayacaklardır) çoğu kişi gibi benim de yolum ilk gençlik yıllarında Rus klasiklerinden geçmeye başlamıştı. Okudukça bilmece belki çözülmedi ama bilmeceyi çözmek için sorulabilecek soruların farkındalığıydı yaşadığım.

Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gogol, Turgenyev, Gonçarov,… Her birinde kendimden bir şeyler buluyor, her birinde kendime anlam arıyordum. Yıllar geçti, bilmeceye halen cevap arıyorum; ben arayadururken bunlardan birine dönüp dönüp bakmaya devam ettim: Dostoyevski

Press enter or click to view image in full size
Moskova, Dostoyevskaya Metro İstasyonu

Ecinniler’le ilk karşılaşmamı hatırlıyorum da Budala’nın Prens Mişkin’i gibi Holbein’in Ölü İsa tablosunu ilk gördüğünde uğradığı o derin şaşkınlığa uğramıştım. Karamazovlar’ın Ivan’ı, kardeşi Alyoşa’ya anlattığı Büyük Engizisyoncu hikayesi gibi bir etki bırakmıştı üstümde. Raskolnikov’un kendinden geçmeleri kadar olmasa da Kirilov’un düşüncelerinin bende yarattığı ilk sarsıntıları halen hatırlıyorum.

Dostoyevski’nin yazdığı ne varsa okudum, bazılarını birkaç kere okudum, fakat birine hiç dokunmadım: Ölü Bir Evden Hatıralar. Az çok ne hakkında olduğunu bilsem de kendime şöyle bir söz vermiştim: Kurşuna dizilme cezası son anda çar tarafından sürgünde kürek cezasına çevrilen Dostoyevski’nin sürgün yıllarından sonra yayınladığı bu ilk romanı, sürgün rotası olan St. Petersburg’dan Rusya’nın doğusuna giderken bitirmek. Teşbihte hata olmaz derler, bu bir nevi benim için hac yolculuğu sayılırdı. Tanrının Ruslar’a bir peygamber göndermeyip Dostoyevski’yi gönderdiğini söyledikleri için bu benzetmemde çok da haksız sayılmam.

Hayatın bitmek bilmeyen hengamesi içinde nihayet bir fırsat bulup ancak yıllar sonra kitabı yanıma alıp yola koyuldum. Şehirdeki ilk günümde sanki daha önce burada defalarca bulunmuş gibi bir duyguya kapıldım ve hiç bilmeyen bir yabancıdan daha çok, yıllar sonra tekrar görmeye gelmiş gibi bir duyguya kapıldığımı itiraf etmeliyim.

Çocukluğu Kars’ın Rus evlerinin olduğu caddelerde geçen, bu evlerin birinde de bir süre yaşamış biri olarak, Rusya’daki ilk günümde başlayıp sonraki günlerde aklımda tekrarlayıp duran Puşkin’in Rus ordusu ile Kars’a gelince kaleminden dökülen(Ezginin Günlüğü’nün şarkısını yaptığı) Bilinmeyen Ülke’nin satırlarıydı:

Ey uzak ülke, güzel ülke
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları.

Get Ömer Faruk Yıldız’s stories in your inbox

Join Medium for free to get updates from this writer.

Belki de biliyorsunuzdur(çok iyi biliyorsunuz), bugünlerde yazıya karşı üstü örtük bir savaş var; insanlar okumuyor, dikkatler çok dağınık, uzun yazmanın artık bir anlamı yok,… Bunlar gibi şeyler söyleniyor yazmaya niyetlenince. Bir yere gittiğinizde nerede ne yenir, ne içilir, nerede kalınır gibi şeyleri paylaşmanızı istiyor insanlar, platformlar. Bunların hiçbirine kulak asmıyorum ve hiçbirini de yapmayacağım burada. Buraya kadar okuduysanız bile benim için büyük bir sürpriz olduğunu ifade etmeliyim.

İnsanın ne yaparsa yapsın aklındakileri tam anlamıyla ifade edebileceğini düşünenlerden değilim. Yine de her şeye rağmen yazmak dışında kendini daha iyi ifade etmenin bir aracı olduğunu da düşünmüyorum. O nedenle, bir ay boyunca St. Petersburg’dan Moskova’ya, oradan Kazan’a ve en son Yekaterinburg’a olan yolculuğumun sonunda, tekrar Türkiye’ye dönmek için St. Petersburg’a gelip ayrılmak üzereyken çantamda bu yazının başında bahsettiğim not defteri son sayfasına kadar dolmuştu. Bir anı ya da günlükten ziyade gerçekle kurmacanın bir araya geçtiği, okuyan kişinin cevaplardan ziyade sorular bulmasını sağlayacak cinsten. Şuna ikna olmuştum artık: Bana iyi cevaplardan daha çok, iyi sorular lazım!

Ne yazık ki, Dostoyevski’nin sürgün yıllarını geçirdiği Omsk’a kadar gidemedim. Hem Rusya’nın içinde bulunduğu koşullar hem de benim fiziksel ve parasal olarak sınırlarıma gelmiş olmam bu planı iptal etmeme neden oldu ve Yekaterinburg’dan St. Petersburg’a geri dönerek Rusya’daki son günlerimi burada geçirdim. Kitabı bitirdim!

Aslında yazacak çok şeyim var: Petersburg sokaklarında Raskolnikov’un izini sürdüğüm günler, bir kitapçıdan aldığım 1974 yılına ait Rusça Suç ve Ceza kitabı, Rus devrimine giden yılların hikayesi, beyaz geceler, sayısız müzeler, tanıştığım ve çok şey öğrendiğim cana yakın Ruslar, savaşın getirdiği ruh hali ve gündelik yaşam, insanlığın bambaşka bir evresi Sovyet dönemi, Moskova’da Tolstoy’un torunu ile büyük bir tesadüfle tanışmam ve bana Tolstoy albümü hediye etmesi, Nazım Hikmet’in mezarının o ünlü mezarlıkta önü çiçeklerle dolu olan tek mezar olması, Kazan treninde yemekli vagonda Nikita adlı bir Rus ile Rus edebiyatı ve Rusya üzerine yaptığımız sohbet, Kazan’da Türkçenin İngilizceden daha çok para eder olması, II. Nikolay ve ailesinin kurşuna dizildiği ve yıllar sonra oradan çıkan Yeltsin’in doğduğu şehir Yekaterinburg…

Ömrümde bu kadar dolu bir ay daha geçirir miyim bilmiyorum ama şunlarla bitireyim bu yazıyı: İnsan kendini o koca ülkede küçücük hissediyor, anlıyorsunuz Rus romanlarının neden küçük insanların arayışları ile dolup taştığını. Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul adlı romanında neden böyle yazmış daha iyi kavrıyorsunuz:

“Rusya’da bir çarın veya bir grandükün metresinin parmağındaki tek bir yüzük, onun üstündeki elmasın büyüklüğü, bizim İstanbul’da koca bir vezirin, bir paşanın ömrü boyunca topladığı servetin, yalısının, saltanatının tamamından daha büyüktü, daha ağırdı. Şark’ın bu uydurma ihtişamı, Kuzey’in tek bir kadına hediye ettiği bir parmak süsü karşısında bile küçülüyor, cüce kalıyordu. Çünkü orada devletin ve gücün cüssesi başkaydı."

EK:Rusya seyahatimde okuduklarım

1- Ölü Bir Evden Hatıralar-Dostoyevski(İletişim)

2- Suç ve Ceza-Dostoyevski(İş Bankası)

3- Rusya’nın Öyküsü-Orlando Figes(YKY)

4- Kızıl Yıldız, Sovyetler Birliği Tarihi-Onur İşçi/Samuel Hirsch(Kronik)

--

--