Zaman Üzerine Meditasyonlar
Zaman, Ben’in kendisinden başka olana açılmasıdır.
Zamanın geçtiğini düşünüyoruz.
Saat ilerliyor, gün bitiyor, mevsimler değişiyor, yaşlanıyoruz. Geçmiş arkamızda birikirken, gelecek de önümüzde duran henüz ulaşmadığımız bir yer gibi geliyor bize.
Bu yüzden zamanı çoğunlukla bir nehir gibi hayal ediyoruz.
Biz duruyoruz, zaman ise akıyor.
Peki ya zaman aslında akmıyorsa?
Ya zamanın ortaya çıkması için önce bir şeyin başka bir şeyden ayrılması gerekiyorsa?
Ya Zaman, Bir’in Çok’a Açıldığı Yerde Başlıyorsa?
Emmanuel Levinas’ın Ölüm ve Zaman’ını okurken karşıma çıkan bir düşünce beni tam burada durdurdu:
Zaman, Ben’in kendisinden başka olana açılması.
Bu düşüncenin peşinden biraz gidince mesele yalnızca zaman olmaktan çıkıyor.
Çünkü insan ister istemez başka bir soruya geliyor:
Başka olana neden açılıyoruz?
Biraz daha ileri gidelim:
Bir olan neden Çok’a açılsın?
Bir’in içinde zaman var mı?
Mutlak bir birlik düşünelim.
Henüz ben ve sen yok.
Burası ve orası yok.
Gören ve görünen yok.
Seven ve sevilen yok.
Önce ve sonra yok.
Yalnızca Bir var.
Tasavvufun vahdet dediği şeyi böyle düşünmeye çalışınca, zamanla ilgili garip bir soru karşımıza çıkıyor.
Hiçbir ayrımın olmadığı mutlak birlikte zaman var mı?
Çünkü zamanın ortaya çıkması için en azından iki hâl gerekli.
Bir şey önce böyleydi, sonra şöyle oldu.
Bir şey buradaydı, sonra oraya gitti.
Bir şey doğdu, büyüdü ve öldü.
Eğer değişim yoksa, “önce” ve “sonra” ne anlama geliyor?
Belki de zamanın ortaya çıkması için önce “farkın” ortaya çıkması gerekiyor.
Bir’in Çok’a açılması.
Yani vahdetten kesrete geçiş.
Kesret yalnızca çoğalmak mı?
Tasavvufta kesret deyince çoğunlukla görünen dünyanın çokluğunu anlıyoruz.
Ağaçlar.
İnsanlar.
Hayvanlar.
Dağlar.
Denizler.
Yıldızlar.
Ben.
Sen.
Öteki.
Sayısız varlık, sayısız biçim.
Ama kesreti yalnızca varlıkların çoğalması olarak düşünmeyelim.
Kesret aynı zamanda zamanın mümkün hale geldiği yer.
Çünkü “Çok” ortaya çıktığı anda fark da ortaya çıkıyor.
Fark varsa ilişki var.
İlişki varsa hareket var.
Hareket varsa önce ve sonra var.
O zaman şöyle bir yol çıkıyor karşımıza:
Vahdet → Kesret → Başkalık → İlişki → Zaman
Yani demem o ki zaman, saatlerin işlemeye başladığı yerde değil, Bir’in karşısında olanın belirdiği yerde başlıyor.
Ama bu kez daha zor bir soruyla karşılaşıyoruz.
Bir neden Çok olsun?
Eğer başlangıçta “Bir”” varsa neden kesret var?
Neden ayrılık var?
Neden ben ve sen varız?
Neden dünya var?
Tasavvuf bu soruya tecelli fikriyle yaklaşıyor.
Bir’in kendisini göstermesi.
Görünmeyenin görünmesi.
Gizli olanın açığa çıkması.
Tasavvuf geleneğinde çok sevilen “Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim…” sözü de tam bu düşünceyi anlatmak için kullanılıyor. Hadis olarak sıhhati tartışmalı. Ama yüzyıllardır tasavvuf düşüncesinde bu kadar güçlü bir yer tutması boşuna değil.
Çünkü çok acayip bir ihtimal koyuyor önümüze:
Bir, bilinmek için Çok’ta görünüyor.
Çokta görünmenin tasarrufu da zaman oluyor.
Ama buradaki “bilinmek” kelimesini biraz kurcalamak lazım.
Çünkü mesele bilgi değil.
Asıl mesele tecrübe.
Bir yüz aynaya bakmadan kendisini görebilir mi?
Işık hiçbir şeye değmeden görünür olabilir mi?
Ses birine ulaşmazsa ses olabilir mi?
Belki başkalık da böyle bir şey.
“Bir”, başka bir şeye dönüşmek için değil, kendisini başkalıkta görmek için Çok’a açılıyor olabilir.
Böyle düşününce, kesret vahdetin karşıtı olmaktan çıkıyor.
Kesret, vahdetin görünür hali oluyor.
Belki zaman “Bir” ile “Çok” arasındaki mesafe
İşte burada yeniden Levinas’a dönüyorum.
Levinas için ‘Öteki’, benim kavrayışımın içine tamamen alamadığım insan.
Onu tanıyabilirim.
Sevebilirim.
Onunla yıllarca yaşayabilirim.
Hakkında binlerce şey bilebilirim.
Ama onu hiçbir zaman tüketemem.
Çünkü ‘Öteki’ her zaman benim onun hakkında bildiklerimden daha fazlası.
Gelecek de biraz böyle değil mi?
Gelecek hakkında plan yapabiliyoruz ama onu tamamen bilemiyoruz.
Zaten tamamen bilseydik gelecek olmazdı.
Bu yüzden Levinas’ın düşüncesinde zaman ile ‘Öteki’ arasında çok güçlü bir bağ var.
Gerçek gelecek, bugünün ileriye doğru uzatılmış hali değil.
Başka olanın gelişi.
Buradan tasavvufa doğru bir adım atınca çok farklı bir ihtimal çıkıyor ortaya:
Ya zaman, “Vahdet” ile “Kesret” arasındaki mesafeyse?
Ya zaman, Bir’in Çok’a açılmasıyla oluşan aralıksa?
Bir tarafta “Bir”.
Diğer tarafta “Çok”.
Ve aralarındaki mesafe = Zaman.
Attâr’ın kuşları neden yola çıkıyor?
Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ındaki kuşları düşünelim.
Kuşlar Simurg’u aramak için yola çıkıyor.
Aradıkları şey kendilerinden başka ulaşmak istedikleri bir varlık.
Uzakta.
Ve ona ulaşmaları gerekiyor.
Bunun için vadilerden geçiyorlar.
Talep.
Aşk.
Marifet.
İstiğna.
Tevhid.
Hayret.
Fakr ve Fenâ.
Yol uzadıkça kuşlar azalıyor.
Ama yalnızca sayıları azalmıyor.
Kimlikleri de çözülüyor.
Yola çıkan kuşlarla yolun sonuna ulaşan kuşlar artık aynı değil.
Sonunda Simurg’a vardıklarında ise asıl kırılma yaşanıyor.
Aradıkları şey karşılarında duran bütünüyle başka bir varlık değil.
Otuz kuş, Simurg.
Get Salih Seçkin Sevinç’s stories in your inbox
Join Medium for free to get updates from this writer.
Arayanla aranan arasındaki sınır ortadan kalkıyor.
Öteki sandıkları şeyde kendilerini görüyorlar.
Ama burada beni asıl düşündüren başka bir şey var.
Başlangıçta da Bir’diler.
Sonunda da Bir’i buluyorlar.
Ama başlangıçtaki “Bir” ile sondaki “Bir” aynı mı?
Bence değil.
Çünkü aradan yol geçti.
Bir’den Bir’e giden yol
Belki bütün mesele burada.
Başlangıç:
Vahdet.
Sonra:
Kesret.
Ve sonunda yeniden:
Vahdet.
Ama bunu basit bir çember gibi düşünmemek lazım.
Çünkü ikinci vahdet, ilkinin tekrarı değil.
Aradan alem geçti.
Aşk geçti.
Acı geçti.
Ölüm geçti.
Başka insanlar geçti.
Kaybetmek geçti.
Aramak geçti.
Yıldızlar, galaksiler çarpıştı.
Çokluklar geçti.
Ve bütün bunların içinden zaman geçti.
Bir’den çıkıp tekrar Bir’e dönmenin arasında yaşanan yol.
Hatta biraz daha ileri gidersek:
Bir’in kendisini Çok’ta tecrübe ettiği mesafe.
Başlangıçta birlik var.
Ama henüz idrak edilmiş bir birlik değil.
Sonunda yine birlik var.
Fakat bu kez aradan kesret geçmiş.
Simurg’un idraki belki tam olarak burada ortaya çıkıyor.
“Bir” olduğunu bilmek için “Çok”un içinden geçmek.
Ama Levinas burada itiraz ederdi
Burada durmak lazım.
Çünkü Levinas’ı alıp tasavvufun içine yerleştirerek “Aslında o da vahdeti anlatıyor” diyemeyiz.
Hatta muhtemelen tam bu noktada bize itiraz ederdi.
Çünkü Levinas için Öteki’nin bütün anlamı, benim tarafımdan tamamen ele geçirilememesinde.
Öteki gerçekten ‘Öteki’ olarak kalmalı.
Eğer Ben ile Öteki’ni sonunda büyük bir “Bir”in içinde eritiyorsak, Levinas açısından çok önemli bir şeyi kaybediyoruz:
Başkalığı.
Tasavvuf ise başka bir ihtimal açıyor:
Ya ayrılık hakikatin son sözü değilse?
İşte burada iki düşünce birbirinden ayrılıyor.
Levinas sanki bize:
Öteki’ni kendine dönüştürme.
diyor.
Tasavvuf ise:
Öteki sandığın şeyde Bir’i gör.
diyor.
Belki bunları uzlaştırmak da gerekmiyor.
Hatta bence asıl güzel olan aralarındaki bu gerilim.
Biri başkalığı koruyor.
Diğeri başkalığın ardındaki birliği arıyor.
Biz ise hayatı tam olarak bu ikisinin arasındaki çelişkiyle yaşıyoruz.
Peki başka olana neden açılıyoruz?
Dönelim en baştaki soruya.
Neden kendimize yetmiyoruz?
Neden seviyoruz?
Neden arıyoruz?
Neden başka insanlara ihtiyaç duyuyoruz?
Neden bilmediğimiz yerlere gidiyoruz?
Neden yaratıyoruz?
Neden hikâyeler anlatıyoruz?
Neden Tanrı’yı arıyoruz?
Bütün bunların altında aynı hareket olabilir mi?
Kendinden dışarı çıkma arzusu.
Peki ya bu hareket yalnızca insana ait değilse?
Ya varlığın kendisinde böyle bir hareket varsa?
Ya “Bir”, başka olana dönüşmek için değil, kendisini başkalık üzerinden görmek için açılıyorsa?
O zaman biz de bu açılımın dışında değiliz.
Tam ortasındayız.
Hatta belki daha ileri gidebiliriz:
Biz o açılımın takendisiyiz.
Ben ve sen.
Doğan ve ölen.
Seven ve sevilen.
Arayan ve aranan.
Hepsi “Bir” ile “Çok” arasındaki o tuhaf mesafenin içinde ortaya çıkıyor.
Ve o mesafeye zaman diyoruz.
Ya zamanın içinde yaşamıyorsak?
Zaman dışımızda akan bir şey değil.
Belki evrenin üzerine kurulmuş görünmez bir saat de değil.
Zaman, Bir’in Çok’a açılmasıyla ortaya çıkan ilişkinin kendisi.
Böyle düşününce geçmiş, şimdi ve gelecek de başka türlü görünmeye başlıyor.
Geçmiş yalnızca geride bıraktığımız şey değil.
Gelecek de yalnızca henüz ulaşmadığımız yer değil.
Her yeni karşılaşma, Bir’in kendisinin başka bir tezahürü olabilir.
Her “Öteki” yeni bir ihtimal.
Her ayrılık bir mesafe.
Her aşk bir yöneliş.
Her ölüm bir sınır.
Her arayış bir yol.
Attâr’ın kuşları gibi biz de kendimizden başka olduğunu düşündüğümüz şeylere doğru yola çıkıyoruz.
İnsanlara.
Aşka.
Bilgiye.
Tanrı’ya.
Hakikate.
Yanlışa.
Doğruya.
Ve belki yolun sonunda bizi bekleyen şey yeni bir hakikat değil.
Başlangıçtan beri orada olanın idraki.
Öyleyse, zamanın en derin anlamı ‘içinden geçmek’ olmayabilir.
Belki zamanın en derin anlamı açılmak.
Bir’in Çok’a.
Aynı’nın Öteki’ye.
Vahdetin kesrete.
Ve belki yeniden kesretten vahdete.
O yüzden sonunda benim aklımda iki soru kalıyor:
Ya biz zamanın içinde yaşayan varlıklar değilsek?
Ya zaman, Bir’in kendisinden başkasına açılmasının tasarrufu ise…
Vesselam.
Bu yazılarım da ilginizi çekebilir;






