Evrim 97 — Yaratılıştan Haşre — II
İnsanın Yaratılışı Anne Rahminde Başlamadı
İnsan, kâinat ağacının meyvesidir: Kozmik ve biyolojik yaratılıştan haşre
“Anne, ben nereden geldim?”
“Seni leylekler getirdi”
Peki hikâyemizi biraz daha geriden başlatsak? Leyleklerden değil de yıldızlardan söz etsek?
Aslında yıldızlardan da geriye gitmemiz gerekir. Bedenimizdeki hidrojenin kökeni evrenin erken dönemlerine; karbon, oksijen ve başka birçok elementin oluşumu ise bizden önce yaşamış yıldızlara uzanır. Bugün “benim bedenim” dediğimiz yapı, çok eski kozmik süreçlerin malzemesini taşır. (The Department of Energy’s Energy.gov)
Bedenimizin maddî inşası anne rahminde sıfırdan başlamadı. Anne rahminde, kâinatın başlangıcına kadar uzanan oluşum tarihinin bizdeki yeni bir safhası başladı.
Bu düşüncenin ölümden sonra dirilişle de ilişkisi var. Dağılan bir bedenin yeniden meydana getirilmesi bize şaşırtıcı geliyorsa, önce şu soruyu sormalıyız: O beden ilk defa nasıl meydana geldi? Onu oluşturan madde bizden önce neredeydi?
İlk makalede Kur’an’ın yeniden dirilişi düşündürürken insanı ilk yaratılışa yönelttiğini gördük. Özellikle Ankebût 29:20, yaratılışın başlangıcına bakma çağrısıyla ahiret yaratılışını aynı ayette buluşturuyordu. Bu makalede ise ilk yaratılışın ne kadar geriye gittiğini düşünmeye çalışacağız. (Ankebût 29:20 — Açık Kuran)
Fen bilimleri haşri haber vermez; fakat Kur’an’ın haşre delil olarak gösterdiği ilk yaratılışı çok daha ayrıntılı görmemize yardımcı olabilir.
1. İnsan henüz anılan bir şey değilken
İnsan sûresi, insanın geçmişini çarpıcı bir soruyla açar:
هَلْ أَتَىٰ عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا
“Anılmaya değer bir şey değilken, insanın üzerinden ‘dehr’den bir zaman gelip geçmedi mi?”
İnsan 76:1 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ — hînun mine’d-dehr, zamandan bir süreyi ifade eder. Ayet bu sürenin kaç yıl olduğunu söylemez. İnsanın varlık alanına çıkışından önceki durumunu hatırlatır; sonraki ayette ise karışık bir nutfeden yaratılışına geçer. Bu anlatım, insan türünün ortaya çıkışından önceki geçmişiyle birlikte düşünülebildiği gibi, her bireyin oluşumundan önceki durumuyla da ilişkilendirilmiştir. (Açık Kuran)
İnsanın hikâyesi, insan henüz anılan bir varlık değilken başlayan bir geçmişle ilişkilidir.
Modern bilim bu geçmişin maddî boyutunu araştırmaktadır. İnsan ortada yokken, sonradan bedenini meydana getirecek unsurların tarihi başlamıştı. Başka bir ifadeyle, biz yoktuk; fakat bizi mümkün kılacak oluşumlar vardı.
Kur’an’ın başka pasajlarında da insan çevresindeki yaratılıştan koparılmaz. Secde 32:4–9, göklerin ve yerin yaratılışından insanın çamurdan başlayan oluşumuna ve soyunun devamına değinir. Nûh 71:14–18, insanın aşamalı yaratılışını, gökleri, Ay’ı ve Güneş’i aynı anlatıda buluşturur; ardından insanın yerden bitirilmesini, toprağa dönüşünü ve yeniden çıkarılışını hatırlatır. (Secde 32:4–9, Nûh 71:14–18 — Açık Kuran)
Nahl 16:3–13 ve Rûm 30:19–25’te insan, diğer canlılar, yağmur, bitkiler, gökler ve yeryüzü aynı yaratılış kompozisyonunun parçalarıdır. Nebe 78:6–18’de hayatı mümkün kılan çevrenin anlatımı diriliş gününe bağlanır; Tâhâ 20:53–55’te yeryüzü, su ve bitkilerden insanın topraktan yaratılışına, ölümüne ve yeniden çıkarılışına geçilir. (Nahl, Rûm, Nebe, Tâhâ — Açık Kuran)
Bu birliktelik, insanı içinde meydana geldiği dünyadan bağımsız düşünmememiz için güçlü bir çerçeve sunar.
İnsan, kâinat ağacının meyvesidir. Meyvenin oluşumunu yalnız dalın ucunda belirdiği andan başlatmak, onu taşıyan ağacın tarihini unutmaktır.
2. Hidrojen çekirdeğinden bedenimize uzanan inşa
Standart kozmolojik modele göre evrenin yaşı yaklaşık 13,8 milyar yıldır. Bedenimizin maddî geçmişini geriye doğru izlediğimizde, bu tarihin en erken dönemlerine kadar gideriz. (NASA Science)
Erken evrende önce proton ve nötronlar oluştu. Tek proton, hidrojen çekirdeğidir. İlk dakikalardaki Büyük Patlama nükleosentezi sırasında döteryum, helyum ve az miktarda lityum gibi hafif çekirdekler meydana geldi. Nötr atomların oluşması ise evrenin daha fazla soğuduğu sonraki bir aşamada gerçekleşti.
Fakat bedenimizin bugünkü kimyasal bileşimi henüz hazır değildi. Karbon ve oksijen için yıldızların oluşması gerekiyordu. Yıldız nükleosentezi, yıldızların içinde daha ağır çekirdeklerin üretildiği süreçleri kapsar. Süpernova nükleosentezi, nötron yakalama süreçleri ve nötron yıldızı birleşmeleri de farklı elementlerin oluşumuna katkıda bulunur. Yıldızların çevreye bıraktığı madde, daha sonraki yıldız ve gezegen sistemlerinin malzemesine katılır.
Burada uzakta gerçekleşmiş, bizimle ilgisiz olayları anlatmıyoruz. Bedenimizin malzemesinin tarihini anlatıyoruz.
Carl Sagan’ın “We are made of starstuff — Yıldız maddesinden yapılmışız” sözü bu bağlantıyı akılda kalıcı biçimde ifade eder. Ancak bütün maddemizi yıldızlara bağlamamalıyız: Hidrojenimizin büyük kısmının kökeni yıldızlardan da eskidir. Dolayısıyla bedenimizin geçmişi yalnız yıldızlara değil, erken evrene kadar uzanır.
Bu tarih boyunca bugünkü kişiliğimizin veya bilincimizin var olduğunu söylemiyoruz. Söylediğimiz, bizi meydana getiren maddî şartların bizden çok önce oluşmaya başladığıdır.
Gökyüzüne baktığımızda, bedenimizle hiçbir ilişkisi bulunmayan uzak bir manzaraya bakmıyoruz. Kendi maddî geçmişimizin de içinde yer aldığı bir tarihe bakıyoruz.
3. İnsanın yaratılacağı toprak da bir anda hazır olmadı
İnsanın yaratılışını toprakla ilişkilendirirken, toprağı bazen açıklama gerektirmeyen bir başlangıç maddesi gibi düşünüyoruz. Oysa toprak da daha eski oluşumların ürünüdür.
Güneş Sistemi yaklaşık 4,6 milyar yıl önce yıldızlararası gaz ve tozdan oluşmaya başladı. Bu malzeme bir disk halinde düzenlendi; merkezde Güneş, çevresinde ise gezegenleri ve diğer gökcisimlerini meydana getiren yapılar gelişti. (NASA Science)
Dünya’nın oluşmasıyla bugünkü topraklar da bir anda ortaya çıkmadı. Kayaçların ayrışması, su, iklim, yüzey şekilleri, canlıların faaliyetleri ve zaman, toprak oluşumunda birlikte rol oynar. Toprak yalnız ufalanmış kaya değildir; mineral ve organik maddelerin, suyun, havanın ve canlıların etkileştiği bir ortamdır. (Natural Resources Conservation Service)
Bu ilişki tek yönlü de değildir. Canlılar toprağın üzerinde yaşarken toprağı da değiştirir. Bu yüzden önce bugünkü toprağın tamamen hazırlandığı, sonra hayatın üzerine yerleştirildiği basit bir sıra tasarlamamalıyız. Jeolojik ve biyolojik süreçler birbirini etkiler.
İnsan topraktan yaratılmışsa, o toprağın hazırlanışı da insanın maddî yaratılış hikâyesinin dışında değildir.
4. Fussilet 41:10: Arzın hazırlanışını kozmik tarihle birlikte düşünmek
Fussilet sûresi arzı yalnızca meydana getirilmiş bir yer olarak anmaz. Üzerinde ravâsî oluşturulmasından, bereketlendirilmesinden ve rızıklarının takdir edilmesinden de söz eder:
وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ
Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâmin sevâen li’s-sâilîn.
“Orada; onun üzerinde ağır baskılar oluşturdu. Ve orayı bereketli kıldı. Orada rızkını temin etmek isteyenler için, rızıkları, fark gözetmeden dört gün içinde takdir etti.”
Fussilet 41:10 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
Sabitlik, bereket ve ihtiyaçların takdiri
رَوَاسِيَ — ravâsî, yerleşme ve sağlam durma anlam alanıyla ilişkili r-s-v kökünden gelir. İlgili pasajlarda çoğunlukla sağlam veya yerleşik dağlar olarak anlaşılır. Aynı kök, geminin demirlemesiyle ilgili ifadede de kullanılır. Nâziât 79:32’de ise وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا — “Dağları da sağlamca yerleştirdi” ifadesinde cibâl ile aynı kök birlikte bulunur. Dolayısıyla sabitlik çağrışımını görmek, kelimenin dağlarla ilişkisini reddetmeyi gerektirmez. (Quranic Arabic Corpus)
مِنْ فَوْقِهَا — min fevkıhâ, “onun üstünden/üzerinden”; وَبَارَكَ فِيهَا — ve bâreke fîhâ, “onu bereketlendirdi” anlamındadır. قَدَّرَ — kaddara, ölçüp belirlemeyi ve takdir etmeyi; أَقْوَاتَهَا — akvâtehâ, onun rızıklarını ifade eder. سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ — sevâen li’s-sâilîn ifadesinde ise eşitlik veya tamlıkla, isteyenler veya soranlarla ilişkili bir anlatım vardır. (Quranic Arabic Corpus)
Aqwāt kelimesini modern yaratılış bilgimizle birlikte düşündüğümüzde, onun anlam alanı yalnız sofraya gelen “rızık”la sınırlı kalmak zorunda değildir. Canlılığın varlığını ve devamını mümkün kılan maddî kaynaklar da bu tefekkürün içine alınabilir. İngilizcede buna bazen “ingredients for life” — hayatın bileşenleri/hammaddeleri denir: su, karbon, azot, fosfor ve hayat kimyasının ihtiyaç duyduğu diğer unsurlar gibi.
Bu kelimelerden modern fiziğin veya kimyanın teknik kavramlarını doğrudan çıkarmak başka, onların açtığı anlam alanından hareketle yaratılış üzerine düşünmek başkadır. Burada önerdiğim, ikinci türden bir okumadır;
Arzın meydana geleceği kozmik ortamı hazırladı; yapıların oluşmasını ve kararlılık kazanmasını mümkün kılacak unsurları meydana getirdi. Orayı bereketli kıldı. Ölçüp biçti, belirledi; Güneş Sistemi’nin, Dünya’nın ve üzerindeki hayatın meydana gelebilmesi ve sürdürülebilmesi için gerekli maddî imkânları, hayatın temel bileşenlerini ve kaynaklarını hazırladı.
Elementlerin oluşacağı yıldızları, bu elementlerin çevreye yayılacağı süreçleri, suyun ve karbon kimyasının gelişebileceği hammaddeleri yaratılış düzeninin içinde takdir etti. Monomerlerin, polimerlerin ve canlı yapıların oluşabileceği şartlar, birbirine bağlı safhalar içinde meydana geldi. Daha sonraki oluşumların ihtiyaç duyacağı kaynaklar, önceki süreçlerin içinden hazırlanmış oldu. Bu hazırlığı, ayetteki dört dönemlik anlatımla birlikte düşünüyorum.
Bu, ayetin meali değil, önerdiğim kozmik yorumdur. “Arzın meydana geleceği kozmik ortam” ifadesi ayette açıkça bulunmaz; burada arzın imkânlarını, onların daha eski maddî şartlarına kadar izleyen bir anlamlandırma yapılmaktadır.
Aynı şekilde periyodik tablodaki bütün elementlerin veya bütün biyolojik moleküllerin Dünya’dan önce son biçimleriyle hazır olduğunu söylemiyoruz. Sonradan oluşacak yapıların hammaddelerinin ve oluşma imkânlarının hazırlanmasıyla, bu yapıların tamamlanmış halde beklemesi aynı şey değildir.
Bu okumanın merkezindeki düşünce şudur: İnsanın yaratılacağı toprak hazırlanırken, insanın maddî varlığını mümkün kılacak şartlar da oluşuyordu.
Yaratılış günleri neden yalnızca 24 saat olmak zorunda değil?
Bu yazıda yaratılış “günlerini” dönemler veya evreler olarak okuyoruz. Fussilet 41:10’u bu şekilde karşılayan mealler de vardır. Ancak bu tercihi yalnızca bir kelime değişikliği olarak değil, anlatılan yaratılışın ölçeğiyle birlikte düşünmek gerekir. (Fussilet 41:10 — Karşılaştırmalı mealler)
Bugünkü ortalama güneş günü, Dünya’nın dönüşü ve Güneş’e göre konumuyla ilişkilidir. Oysa evrenin yaklaşık ilk 9,2 milyar yılında Güneş Sistemi ve Dünya henüz yoktu. Dahası, Dünya meydana geldikten sonra da dönüş hızı değişti; jeolojik geçmişte günler bugünkünden daha kısaydı. Ay’ın gelgit etkileri bu değişimde önemli rol oynadı. (NASA Science)
Elbette Dünya oluşmadan önceki süreleri de bugünkü saat birimiyle ifade edebiliriz. Sorun zamanı saatle ölçebilmek değil, ayetteki “gün”ün mutlaka bugünkü Dünya’nın 24 saatlik döngüsüne eşit olduğunu varsaymaktır.
Astronomi tek başına kelimenin hangi anlamda kullanıldığını belirlemez; fakat bugünkü Dünya gününü bütün yaratılış anlatısının zorunlu ölçüsü saymamamız için gerekçe sunar.
24 saatlik Dünya günü, kâinatın bütün tarihine hükmeden değişmez bir göksel saat değildir.
Altı evre üzerinden bir ortalama
Evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık yaşını altı evrelik bir şemayla karşılaştırdığımızda:
13,8 milyar yıl ÷ 6 = evre başına ortalama 2,3 milyar yıl
elde edilir. Bu ortalamayı eşit şematik birimlere uygularsak dört birim 9,2 milyar, iki birim 4,6 milyar yıl eder. Son sayı, Güneş Sistemi’nin oluşumundan bugüne geçen yaklaşık süreyle örtüşür. (NASA Science)
Buradaki 2,3 milyar yıl bir ortalamadır; gerçek evrelerin her birinin süresi değildir. Ortalama hesaplamak evrelerin eşit olduğunu göstermez. Ayrıca altı yaratılış evresinin toplamını evrenin bugünkü yaşına eşitlemek de bu şemanın varsayımıdır; ayetin açıkça verdiği bir bilgi değildir. Şemadaki aşama sınırları, ayetin anlatımından kendiliğinden çıkmaz.
Dolayısıyla bu karşılaştırmayı bir “bilimsel mucize ispatı” olarak değil, düşünmeye açılan bir öneri olarak sunuyorum. Makalenin ana tezi bu eşleştirmeye bağlı değildir:
İnsan ortaya çıkmadan çok önce, bedenini oluşturacak maddenin ve yaşayacağı dünyanın oluşum tarihi başlamıştı.
5. Canlılık, bu tarihin dışında mı?
Kozmik oluşumdan insana uzanan bütünlüğü savunmak, bütün aşamaları aynı mekanizma saymak değildir. Yıldızların gelişimiyle biyolojik evrim farklı süreçlerdir. Hayatın ilk ortaya çıkışını araştıran abiogenez, canlıların sonraki değişimini ve çeşitlenmesini araştıran biyolojik evrim ve bir bireyin gelişimini inceleyen embriyoloji de birbirinden ayrılmalıdır.
Hayatın başlangıcına ilişkin bütün aşamaları belirlenmiş tek bir tarihsel açıklamamız yoktur. Ancak araştırmalar somut sonuçlar üretmektedir. Örneğin RNA, protein ve zar yapılarının bazı öncüllerinin ortak kimyasal süreçlerle üretilebildiğini gösteren deneyler vardır. Bunlar hayatın başlangıcını bütünüyle yeniden kurmuş değildir; problemin araştırılabilir basamaklarını ortaya koymaktadır. (Nature)
Canlıların sonraki tarihi içinse milyarlarca yıllık bir kayıt söz konusudur. Yaklaşık 3,5 milyar yıllık stromatolitler ve daha eski kayaçlardaki yaşamla ilişkilendirilen izler, bu geçmişin derinliğini gösterir. İnsan da fosil ve genetik kanıtlarla araştırılan bu soy ilişkilerinin içindedir. (Smithsonian Natural History Museum)
Türümüz Homo sapiens için yaklaşık 300 bin yıllık bir geçmişten söz edilmesi, insanın o tarihte biyolojik öncülleri olmadan aniden ortaya çıktığı anlamına gelmez. Bugün yaşayan diğer insansı maymun türlerinden türemedik; onlarla daha eski ortak ataları paylaşan farklı soy dallarıyız. (Human Origins)
Bu, bütün canlıların insan olmak üzere sıraya girdiği bir merdiven değildir. “Bilim, evrimin zorunlu hedefinin insan olduğunu kanıtladı” demekle “İçinde meydana geldiğim bu tarihi Allah’ın yaratması açısından düşünüyorum” demek farklıdır.
Get Yaratılış Ayetleri’s stories in your inbox
Join Medium for free to get updates from this writer.
Kâinat ağacının meyvesi benzetmesi, bilim adına zorunlu bir hedef ilan etmez; insanı, kendisini meydana getiren bütünlükten koparmamayı önerir.
6. Hayat başladığında inşaata paydos mu ediyoruz?
Şimdi belirli bir yaklaşımı düşünelim: Evrenin uzun yaşını, yıldızların oluşumunu, elementlerin sentezlenmesini ve Dünya’nın jeolojik geçmişini Allah’ın yaratması içinde değerlendiriyor; fakat hayatın doğal süreçlerle ortaya çıkmasını ve insanın biyolojik soy ilişkilerini din adına baştan reddediyor.
Bu yaklaşım için yıldızların milyarlarca yıllık oluşumu sorun değildir. Dünya’nın malzemesinin eski yıldızlardan gelmesi de değildir. Ama aynı tarih canlılığa ulaştığında, süreç içinde yaratılmak birden inanca aykırı sayılmaktadır.
Dünya’daki hayatı esas alırsak, kabaca on milyar yıllık hayat öncesi kozmik geçmişten ve ardından yaklaşık dört milyar yıllık canlılık tarihinden söz ediyoruz. İnsanın malzemesini hazırlayan ilk büyük bölümü kabul edip, soyuna uzanan ikinci bölümü peşinen dışlamak dikkat çekici bir kesintidir. (NASA Science)
Sanki insanın inşası kozmik ve kimyasal aşamalarda milyarlarca yıl devam etmiş, fakat hayat başladığında inşaata paydos edilmiş gibi.
Bu benzetme, kimsenin Allah’ın yaratmayı bıraktığını söylediği iddiası değildir. Sorusu şudur: Allah’ın yaratması hidrojen çekirdeğinden yıldızlara, yıldızlardan elementlere ve Dünya’ya kadar süreçlerle gerçekleşebiliyorsa, canlılığın ortaya çıkışının ve insana uzanan biyolojik tarihin de süreçlerle gerçekleşmesi neden dinen imkânsız sayılsın?
Kozmik geçmişin uzunluğu, tek başına herhangi bir abiogenez modelini veya evrimsel açıklamayı kanıtlamaz. Bunların kanıtları ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat “Allah yarattı” önermesinden de “Öyleyse doğal süreçlerle meydana gelmiş olamaz” sonucu çıkmaz.
Kanıtı inceleyip eleştirmekle, din adına sonucu baştan belirleyip araştırmanın kapısını kapatmak aynı şey değildir.
Ağacın köklerini ve gövdesini kabul edip meyveye uzanan dalları peşinen kesmeyelim.
7. Açıklamak, yaratılışı ortadan kaldırmak değildir
Bir olayın nasıl gerçekleştiğini açıklamakla onu iman açısından anlamlandırmak aynı soru değildir. Yağmurun mekanizmasını öğrenmek, müminin yağmuru rahmet olarak görmesini geçersiz kılmaz. Embriyolojiyi anlamak da bebeğin yaratılmış olduğuna inanmayı ortadan kaldırmaz. Aynı ayrım evrimsel tarih için de geçerlidir.
Câsiye 45:3–5’te insanın yaratılışıyla birlikte canlılar, gece ve gündüz, yağmur ve rüzgârlar ayet olarak sunulur. Dikkat yalnız açıklayamadığımız noktalara değil, varlıkların ve işleyişlerin kendisine yöneltilir. (Câsiye 45:3–5 — Açık Kuran)
Açıklanabilir olmakla yaratılmış olmak arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur.
Ancak bunun tersini de yapmamalıyız: Bir olayda hikmet gördüğümüzü söylemek, belirli bir ilahî müdahaleyi bilimsel olarak ölçtüğümüz anlamına gelmez. Bilimsel açıklamalar gözlemlerle sınanabilir olmalıdır. Metafizik bir kabul, sırf ifade edildiği için fiziksel bir değişkene dönüşmez. (National Academies)
Dolayısıyla burada bilimsel akıllı tasarım iddiası ileri sürülmüyor. Açıklamadaki boşluklara Allah’ı yerleştiren yeni bir mekanizma önerilmiyor. Araştırılan yaratılış tarihinin, müminin tefekkürüne nasıl katılabileceği tartışılıyor.
İnancımızı yalnız bilgisizliğimizin bulunduğu yerlere yerleştirirsek, her yeni açıklama tehdit gibi görünür. Oysa yaratılışı savunmak için yaratılış süreçlerini açıklanamaz bırakmaya ihtiyacımız yoktur.
8. Muhammed İkbal: Evrimsel geçmişten ölüm sonrası devamlılığa
Muhammed İkbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam adlı eserinin altıncı konferansında şöyle der:
“İslâm’ın kutsal kitabı evrim fikrine düşman olamaz.”
— Muhammed İkbal, VI. konferans; İngilizce aslından çeviri. (Allama Iqbal)
Bu sözün yakın bağlamı toplumsal değişim, hukuk ve içtihattır. Onu modern biyolojinin her açıklamasının onaylanması gibi kullanmamak gerekir. Konumuz açısından daha doğrudan pasaj, insan benliğini ve ölümsüzlüğü tartıştığı dördüncü konferanstadır.
İkbal, Kıyâme 75:36–40’ı, insanın ilk oluşumundan Allah’ın ölüleri diriltme kudretine geçen ayetleri aktardıktan hemen sonra şunu söyler:
“Evrimi milyonlarca yıl sürmüş bir varlığın, hiçbir işe yaramayan bir şeymiş gibi bir kenara atılması son derece ihtimal dışıdır.”
— Muhammed İkbal, IV. konferans; İngilizce aslından çeviri. (Allama Iqbal)
Aynı bölümde ilk yaratılışı hatırlatan başka ayetlerden hareketle insanın ortaya çıkışını tartışır; Rûmî’nin ölümsüzlük ile evrim arasında kurduğu ilişkiyi de değerlendirir. Bununla birlikte İkbal’in kişisel ölümsüzlüğü benliğin gelişmesi ve çabasıyla ilişkilendiren görüşü, genel haşir öğretisiyle bütünüyle özdeş değildir. Burada yararlandığımız nokta, evrimsel geçmişi ölüm sonrası devamlılığın karşısına koymak yerine onun üzerinde düşünmenin malzemesi yapmasıdır. (Allama Iqbal)
Bütün bu oluşum ölümle sona erseydi?
Bir şeyin oluşmasının uzun sürmesi, onun mantıken sonsuza kadar devam etmesini gerektirmez. Sonlu olmak da tek başına değersiz olmak değildir. Dolayısıyla “Milyarlarca yıl sürdü; öyleyse ahiret bilimsel olarak zorunludur” diyemeyiz.
İkbal’in açtığı soru, yalnızca zaman hesabından ibaret görülmediğinde anlam kazanır. Allah’ın yaratmasını hikmetli kabul eden insan, kendi varlığını sorumluluğu ve anlamıyla birlikte düşünür. Mü’minûn sûresindeki soru da yaratılışı bu çerçevede ele alır:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
Mü’minûn 23:115 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
Burada mesele Allah’ın milyarlarca yıllık bir “yatırımı” kurtarmak zorunda olması değildir. İlâhî hikmeti insanın emek ve maliyet hesabına indirgemiyoruz. İnsanın kendi varlığını yalnızca doğum ile ölüm arasına kapatmadan düşünmesinden söz ediyoruz.
Uzun yaratılış tarihi, bu sorunun bilimsel cevabı değil; üzerinde düşünüldüğü daha geniş manzaradır.
9. İlkinde bir araya getiren, yeniden yaratmaktan neden âciz olsun?
Kur’an göklerin ve yerin yaratılışıyla insanın yaratılışını doğrudan karşılaştırır:
“Elbette ki göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Ama insanların çoğu bu gerçeği kavramıyorlar.”
Mü’min/Gâfir 40:57 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
Nâziât sûresi aynı düşünceyi soru şeklinde yöneltir:
“Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü bina etmek mi?”
Nâziât 79:27 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
Ahkāf sûresi ise kıyası açıkça dirilişe bağlar:
“Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve yaratmaktan yorulmamış olan Allah’ın, ölüleri de diriltebileceği gerçeğini anlamıyorlar mı?”
Ahkāf 46:33 — Erhan Aktaş meali, ilgili bölüm. (Açık Kuran)
Kozmik tarihi öğrendiğimizde, bu karşılaştırmayı yalnızca dışımızdaki büyük evrene bakarak yapmayız. O evrenin maddî tarihi, kendi bedenimizin de geçmişidir.
Bugün bizi oluşturan madde başlangıçta “biz” değildi. Bedenimizin bileşenleri kozmik tarihin farklı safhalarında oluştu; farklı çevrelerde bulundu, farklı yapılara katıldı. Yeryüzündeki süreçler, beslenme ilişkileri ve bireysel gelişimimiz içinde bugünkü bedenimizi meydana getirdi. (The Department of Energy’s Energy.gov)
Bir zamanlar bedenim olmayan maddelerden beni ilk defa meydana getiren Allah, ölümle dağılan bedenimi yeniden yaratmaktan neden âciz olsun?
İlk yaratılışta korunması gereken hazır bir insan bedeni yoktu. Ortada bedenimiz yokken bedenimiz meydana geldi. Dağılmayı düşünürken bu ilk oluşumu unutmak, sorunun yalnız yarısını görmek olur.
Yâsîn sûresinin cevabı tam bu noktaya yönelir:
“De ki: ‘Onu ilk defa inşa eden, ona hayat verecek. Ve O, yaratmayı çok iyi bilendir.’”
Yâsîn 36:79 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
Dirilişi, mutlaka aynı atomların aynı biyolojik mekanizmayla yeniden birleştirilmesine indirgemiyoruz. Maddenin başka yapılarda sürmesiyle aynı kişinin yeniden var edilmesi farklı iddialardır. İlk yaratılış bize ikinci yaratılışın bütün fiziksel ayrıntılarını vermez; yeniden yaratmayı imkânsız sayan düşünceyi sorgulatır.
İlk yaratılışın süresi, ikincisinin süresini belirlemez
Rûm sûresi şöyle der:
“Yaratmayı ilk kez başlatan, sonra onu tekrar eden O’dur. Bu, O’nun için çok kolaydır.”
Rûm 30:27 — Erhan Aktaş meali, ilgili bölüm. (Açık Kuran)
Buradaki ifade bazı meallerde “daha kolaydır” şeklinde karşılanır. Bu, Allah’ın ilk yaratılışta zorlandığı veya sonradan tecrübe kazandığı anlamında okunmamalıdır. Aynı şekilde ilk yaratılışın uzun süreçlerle gerçekleşmesi, Allah’ın başka türlü yaratamayacağını göstermez.
İlk yaratılışın milyarlarca yıllık süreçlerden geçmesi, ikinci yaratılışın aynı süreyi veya aynı mekanizmaları izlemesini gerektirmez.
Haşrin gerçekleşeceğini vahiy bildirir. Kozmik ve biyolojik tarih ise mümine, ilk yaratılıştan yeniden yaratma kudretine uzanan kıyası daha geniş bir ölçekte düşünme imkânı verir.
Vâkıa sûresinin hatırlatması bu ilişkiyi özetler:
“Ant olsun ki ilk meydana getirmeyi bildiniz. Düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”
Vâkıa 56:62 — Erhan Aktaş meali. (Açık Kuran)
10. Bilgi, ancak düşünüldüğünde derinleşir
Bütün bunlardan, bilimsel araştırma yapmayanın imanının zorunlu olarak taklidî olduğu sonucu çıkarılamaz. Bilgi miktarı, iman derinliğinin otomatik ölçüsü değildir.
Gökyüzünün altında kuzunun doğumuna, yağmurun toprağı canlandırmasına ve başağın yetişip ekmeğe dönüşmesine şahit olan bir çoban, yaratılış üzerinde derin biçimde düşünebilir. Laboratuvardaki bilim insanı da aynı varlık alanına başka araçlarla bakabilir. Unvan, bu bakışlardan hangisinin kalpte daha derin bir karşılık bulacağını belirlemez.
Fakat bu denge, araştırmayı önemsizleştirmemelidir. Daha fazla bilgi, daha derin tefekkürü garanti etmez; ona yeni imkânlar sağlayabilir.
Yıldızların içinde bedenimizin elementlerinin oluştuğunu öğrenmeden de göğe bakıp düşünebiliriz. Fakat bu bilgiyi öğrendiğimizde, aynı gökyüzünde kendi maddî geçmişimizi de görmeye başlarız.
Sonuç: Leyleklerden yıldızlara, yıldızlardan daha öncesine
“Anne, ben nereden geldim?” sorusunun yakın cevabı anne rahmidir. Fakat hikâyenin tamamı orada başlamaz. Annenin bedeni de, onu besleyen dünya da, dünyanın maddesi de daha eski oluşumların içinden gelmiştir.
İnsan, kâinat ağacının meyvesidir. Meyvenin yaratılışını yalnız dalda belirdiği andan başlatmak, köklerin ve dalların tarihini unutmaktır.
Bu yüzden “Allah yarattı; nasıl olduğunu araştırmaya gerek yok” demekle “Nasıl olduğunu öğrendik; artık yaratılış üzerine düşünmeye gerek yok” demek aynı kapıyı farklı yönlerden kapatır.
Yaratılışı savunmak için onun geçmişini karartmaya ihtiyacımız yoktur. Kozmik oluşumu kabul edip canlılığın tarihini peşinen dışlamak da zorunda değiliz. Kanıtları incelemek, yaratılışı Allah’tan bağımsızlaştırmak değildir.
Yaratılışı bilinmezliğe hapsetmek, haşrin delillerinden uzaklaşmaktır. Onu araştırmak ise ilk yaratılışın büyüklüğünü daha derinden fark etmenin yollarından biridir.
Bedenimizin maddî hikâyesi bizden önce başladı. Henüz biz yokken bizi mümkün kılacak oluşumlar vardı. Bugün varlığımızı mümkün kılan bu tarihi düşündüğümüzde, haşir sorusu da başka bir derinlik kazanır:
Beni ilk defa böylesine kapsamlı bir yaratılış tarihinin içinden var eden kudret, beni yeniden var etmekten neden âciz olsun?
Henüz görmediğimiz dirilişi düşünürken, gerçekleşmiş olan ilk yaratılışın hiçbir halkasına gözlerimizi kapatmayalım.









