Nedir şu “İmmateryalizm”?
Dizin:
Önsöz:
1-)Konuya dalmadan önce çerezlik bir ön giriş:
2-)Ruh
2.1-) Ruh- İdea arası ilişkiler
2.2-) Ruhun zaman ve mekanlar ilişkisi
2.2.1-)Felsefede mekan hakkında dört temel yaklaşımdan söz edilebilir:
2.2.2–)Zaman:
2.2.2.1-)Berkeley, zamanla ilgili yapılan hataları dört madde halinde ortaya koymaktadır:
2.3-)Ruh hakkındaki bilgimiz
2.4-)Maddi töz niçin reddedilir? Nasıl olsa ruh için de bir ideamız yok?
2.4.1-)Başkalarının ruhları hakkında iki farklı şekilde bilgi edinebiliriz.
3-)Ruhun ölümsüzlüğü
3.1-)Ruhun tanımı ve mahiyeti yönünden
3.2-)Evrendeki oluş ve bozuluş yönünden
3.3-)Ahlaki gerekçeler yönünden
3.4-)Evrensel ölümsüzlük duygusu yönünden
4-)Maddi varlığın reddedilmesi
4.1-)Soyut genel ideaların eleştirisinden hareketle maddenin reddedilmesi
4.2-)Birincil ve ikincil niteliklerin özelliğinden hareketle maddenin varlığının reddedilmesi
4.3-)Maddi töz kavramının anlamsızlığından hareketle maddenin reddedilmesi
5-)Tanrı ve problemler
5.1-)Tanrı anlayışları ve Berkeley’in tutumu
5.2-)Berkeley’in fikrine giriş
6-)Tanrı varlığının delilleri
6.1-)Pasiflik delili
6.1.1-)Bu argümanın formül hali
6.2-)Süreklilik delili
6.2.2-) Bu delilin formül hali
6.2.3-)Antropomorfi iddiası
6.2.4-)Mabbot’un yorumu
6.2.5-)Sonuç
6.3-)Teleolojik delil
7-)Tanrının sıfatları
8-)Sıfatlar ve kötülük problemi
9-)Yaratma problemi
10-)Tanrı ahlak ilişkisi
11-)Tanrı evren ilişkisi
12-)Mucize ve vahiy
12.1-)Doğa kanunlarının kırılması olarak mucize
12.2-)Tanrı’nın tarihe müdahalesi olarak vahiy
13-)Son kısım
Önsöz:
Selamlar, öncelikle yazımı okumayı seçtiğiniz için teşekkür ederim. Bu yazımda kullandığım temel kaynağı söylemek gerekirse Tuncay İmamoğlu’ndan “Bir Tanrı Kanıtlaması Olarak Berkeley İdealizmi” isimli kitabı rahatlıkla söyleyebilirim.
Yazıyı aslında geçen sene yazmıştım ancak kaybetmiştim, geçtiğimiz zamanlarda bulut klasörlerimde gezinirken bir anda şansım sayesinde yazımı tekrar buldum. Yazı oldukça karışık duruyordu, birkaç düzetlme ile daha anlaşılır kıldım, umarım faydalı olabilmişimdir.
Övgüler Allah’a, selam gönderilen nebiler üzerine olsun…
1-)Konuya dalmadan önce çerezlik bir ön giriş:
-George Berkeley’e göre bilim ve felsefe anlamsız soyutlamalar ve anlamsız sözcüklerden temizlenirse bilgi ve inanç arasındaki kavga da sona erecektir.
-İdealizme göre obje, mutlak benin, algının, düşünmenin bir ürünü ya da düşünce veya duyu izlenimi gibi herhangi bir bilinç içeriğinden başka bir şey değildir.
-Epistemolojik idealizm, gerçekten var olanın zihin ve onun algıladıkları idealar olduğunu, gerçekliğin bilen insanın zihninden bağımsız olmadığını ileri sürerken; Metafizik idealizm, gerçekliğin son çözümlemede ve en yüksek ölçüde ruhsal ya da zihinsel olduğunu, fakat ruhun, kendisini yalnızca nesnel, maddi bir ögeyle ilişki içinde gerçekleştirebileceğini, maddenin bundan dolayı var olduğunu savunmaktadır.
- Locke’ a göre; birinci nitelikler kütle, hareket ve biçim gibi nesnel nitelikler iken ikincil nitelikler renk, ses ,koku, tat gibi öznel niteliklerdir. Buna ek olarak ikincil nitelikler onları algılayan varlığa bağımlı iken birincil nitelikler onlar olmasa da varlığını sürdürürler çünkü onlara destek olan bir maddi töz vardır ve bu maddi tözün bilgisine ulaşılamaz çünkü üzerine deney yapılamaz ve duyularla ispatlanamaz. Bu yüzden Locke isteksiz bir şekilde bu maddi tözün varlığını kabul eder.
- Berkeley buna karşı çıkar ve maddi tözün bağımsız gerçekliğine karşı çıkarak immateryalist bir pozisyon alır.
-Berkeley tecrübecilikten yola çıkarak tanrıyı kanıtlamaya çalışmaktadır. O metafizik bir varlık olan tanrının sadece iman değil aynı zamanda bilginin de konusu olduğuna inanır.
2-)Ruh:
2.1-)Ruh- İdea arası ilişkiler:
Felsefe terminolojisinde ruh, insanın tinsel etkinliğinin ve bilinç hallerinin merkezi, insanın benliğini meydana getiren entellektüel, ahlaki ve duygusal yetilerinin tümü, insan organizmasını ayakta tutan, onu canlı kılan aktif ilke, pasif ve cansız beden üzerinde etkide bulunulan güç. Kendisini çeşitli şekillerle ifade edebilmekle birlikte, çokluk ve çeşitlilik gösteren fenomenlerin ya da nesnelerin karşısındaki birlik ve özdeşlik sergileyen bölünmez töz anlamlarına gelmektedir.
Berkeley’de ise zihin, idrak, irade gibi kavramların tamamı ruh anlamında kullanılmaktadır. Berkeley’e göre ruh, ideaları algıladığında zihin veya idrak, onları ortaya çıkardığında ya da başka yollarla onlar üzerinde işlem yaptığında irade adını almaktadır.
Ruh; yalın, bölünmez, etkin bir varlıktır. Düşünür, eylemde bulunur ve algılar. Ona göre ruh algılayandır ancak kendisi duyularla algılanamaz. Duyular ile algılananlar “pasif idealar” dır. Ona göre ruh, idealar dan herhangi biri veya ideaların toplamı olmayıp, ancak idealara sahip olandır. Düşünme, isteme ve algılama özelliklerinin herhangi bir ideada var olması veya bir ölçüde bile ideada temsil edilmesi olanaksız olduğundan ruh ideası diye bir şeyin olamayacağı açıktır.
Ruh yalnızca ideaları algılayan ve onlar üzerinde işlem yapan etkin bir varlıktır. Ruhun dışındaki her şeyin ortak özelliği edilgenlik ve algılanmaktır. Ruha ilişkin bir ideaya sahip olamayacağımızı söylerken ruh kavramı ile ne anlatıldığı konusunda hiçbir bilgimizin olmadığını söylememektedir. Ona göre ruhun varlığının bilincine sevme, nefret etme, acı, haz vb. Gibi ortaya çıkardığı etkinlikler ile ulaşılabilir.
İdeaların dışsal yöntemlerle elde edilmesine Berkeley; duyumlar, duyum ideaları adını verirken, zihnin kendi tasavvuru sonucu ortaya çıkan idealara ise düşünceler demektedir. Berkeley” bir idea algılanmaksızın asla var olamaz” diyerek duyulabilir varlık olarak adlandırılan her ne varsa o şeyin var olma koşulunun algılanmayı içerdiğini vurgulamaktadır.
Renkler gördüğümüzde, sertlik dokunduğumuzda, sesler ise duyduğumuzda varlık kazanırlar. Berkeley’e göre bu tür idealar, duygularımıza tek tek şeylerin toplamı olarak gözükürler. Bir idea tek bir duyu ile algılanır, bütün duyular için ortak bir idea yoktur. Ancak bütün duyularla tek tek algılanan bu idealar birliği nesneyi oluşturur. Örneğin; kırmızı, yuvarlak, orta sertlikte, tadı güzel olan şeye elma diyebiliriz.
Ayrıca o nesnenin gerçekliği duyumlardan soyutlandığında hiçbir şey değildir.
Bunu şu önerme ile göstermek mümkündür; objeler niteliklerin toplamıdır, nitelikler idealardır, öyleyse objeler ideaların toplamıdır.
Berkeley düşüncesinde algılayan, bilen özneyi kaldırınız, duyulur alemi ortadan kaldırmış olursunuz. Şöyle ki; duyumlanabilir objeler, kişilerin duyularıyla algıladığı şeylerdir. Kişilerin duyular aracılığıyla algıladığı bu şeyler idealardır. İdeaların algılanmaksızın var olmaları mümkün değildir. Öyleyse duyumlanabilir objeler, onları algılayan zihin olmaksızın asla var olamazlar. Bu da şu demektir: bütün duyulabilir nesneler, zihinden bağımsız değil, zihinseldirler. Berkeley’e göre duyulabilir dünyamız zihinseldir, zihnin içeriklerinden başka bir şey değildir. Ne oluyorsa sadece zihin ya da ruhta olmaktadır. Zihnin sahip olduğu ideaların dışında bir realiteden söz etmek, ancak bir varsayımdır.
Berkeley’in zihnin doğrudan algıladığı şeylerin idealar olduğu konusundaki fikri Locke ile aynı olsa da ayrıldıkları nokta da Berkeley İdeaların nesnelerin kendileri olduğuna kanaat getirmiştir. Gerçek nesneler ile idealar aynı şey olmadıkça, onun “var olmak algılanmış olmaktır” ilkesi anlaşılmaz olacaktır. Bunun sonucunda Berkeley, ruhlar ve onların algıladıkları idealar dışında bir gerçekliğin olamayacağını ortaya koyabilmek için özel bir ontoloji geliştirmiş ve var olan tüm fiziksel evreni zihne ya da ruha bağımlı kılmıştır. Bu da epistemolojik idealizm veya immateryalizm olarak adlandırılır.
Berkeley ruhlar ve onların algıladıkları idealar diye iki farklı varlık kabul etmesiyle Descartes’in dualist felsefe geleneğini paylaşırken, İdeaların ruhlar olmadan varlık kazanamayacağını ve gerçek anlamda var olan tek şeyin ruh olduğunu söylemesiyle Monist, spiritüalist ve idealist bir düşünce içerisinde yer almaktadır.
Berkeley empirik bilginin güvenilir olduğunu savunur. Berkeley’e göre nesne şöyledir demektense şu anda bana öyle görünüyor demek daha tutarlı ve rasyonel bir hüküm olmaktadır. Bunun yanında duyularla bilgi etmede ortaya çıkan hataların nedeni bizim duyuları yanlış kullanmamızdandır.
“… Doğru ilkelerden tümdengelimsel çıkarımların, bizi savunulması ve tutarlı olması mümkün olmayan şeylere götürebileceğini düşünmek imkansızdır…”
Berkeley’e göre ortalığı toza dumana boğan şey bilgide özellikle de sağduyuya dayalı felsefî bilgide derinleşmemek ve duyuların bilgisinin yetersiz olduğunu ileri sürmektir. Berkeley, bilgiyi sadece duyularla algılanabilen fenomenlerle sınırlandırmaktadır. O bu fenomenlerin arkasında bulunduğu varsayılan maddi tözün, duyularla algılanmamasından dolayı reddedilmesi gerektiğini söyleyerek herşeyin görüntüden ibaret olduğunu kabul etmektedir.
2.2-)Ruhun zaman ve mekanlar ilişkisi
Zaman felsefi bir kavram olarak; “oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi; dönüşü olmayan doğrultuda birbiri ardından gitme” olarak tanımlanır. Zaman nesnel ve öznel zaman olarak ikiye ayrılır; nesnel zaman, kendi içinde değil de, cisimlerin hareketleriyle ölçülebilen zaman olarak bilinirken; öznel zaman ise geleceğe yönelik bir sürece pasif değil aktif yaşantıyla belirlenip doğrudan hissedilen, yaşanan, kişinin psikolojik durumuna göre kısa veya uzun olarak değerlendirilebilir fakat nesnel olarak ölçülemeyen şeydir.
2.2.1-)Felsefede mekan hakkında dört temel yaklaşımdan söz edilebilir:
- Mekanı cisimleri içinde bulunduran bir kap olarak yorumlayan görüş; mekan içerisine bir şeyler konsun veya konmasın hep vardır. Bu çerçevede bazı filozoflar, kap olarak mekanın sonsuz olduğunu belirtirken, diğer bazıları da onun sonlu olduğunu söylemişlerdir.
- Mekanın dışsal bir bağıntı olduğunu savunan görüş; cisimler var olduğunda mekan da onlar arasında var olur.
- Çok yönlü mekan görüşü; birinci ve ikinci görüşleri sentezleyerek, mekan ve cisimlerin birbirini tanımlandığını öne sürer.
- Yaşantısal mekan; bu görüşe göre mekan, somut ben ile ilgili ve kişisel değerlendirmelerle belirlenmiş özneye bağımlı bir şeydir.
Berkeley ise yaşantısal mekan ve öznel zaman fikirlerine sahiptir.
Berkeley’e göre mekanın sınırsız bölünebilirliği olamaz. Sonsuz bölünebilir bir mekandan söz etmek mümkün değildir. Ancak görülebilir ve dokunulabilir bir mekandan söz edebiliriz. Algılayan kişiden bağımsız mekan anlayışının soyut bir genel idea oluşu ve soyut genel ideaların varlığının imkansız oluşu bu mekan anlayışının da imkansız oluşuna bir destektir.
Biz mekanı mutlak olarak değil, ancak algılayan ruh veya zihinle bağlantısı içerisinde kavrayabiliyoruz.
Plotinus’a göre:
Plotinus mutlak mekan fikrini kabul etmez. Ona göre ruh mekanda değil, mekan ruhtadır. Ruha bağımlı olarak vardır .
2.2.2–)Zaman:
Berkeley’e göre mekan cisimlerle bağlantılı ve öznel olduğu gibi zaman da göreceli ve özneldir. Zaman da mekan gibi ancak idrak olunur. Çünkü zaman bir hissetmeden ibarettir, subjektiftir. Bu yüzden o ancak algılayan zihinde bulunur. Zaman zihnimizdeki ideaların ard arda gelmesidir. Berkeley, insan zihninde bu şekilde oluşan zamanın oluşturucusu olarak Tanrıyı görmektedir. Ona göre, zaman sonsuz değil Tanrı tarafından insana algılatılan bir kategoridir.
2.2.2.1-)Berkeley, zamanla ilgili yapılan hataları dört madde halinde ortaya koymaktadır:
- Tanrı’nın zihninde de, sonlu zihinlerdeki gibi ideaların ard arda geldiğini sanmak.
- Sonsuz bir soyut zaman fikrine sahip olduğumuzu ileri sürmek.
- Bir zihinde bulunan zamanın, başka bir sonlu zihindeki ideaların ard arda gelmesiyle ölçülebileceğini sanarak, buradan nesnel bir zaman anlayışına ulaşmak.
- Sözcüklerin doğru kullanımlarını ve anlamlarını göz önünde bulundurmak.
Berkeley, zaman ve mekânın sonsuzluğunun kabul edilmesini Tanrı’nın sonsuzluğuna sınırlama getirdiğine inanmasından dolayı, zaman ve mekanı tecrübe edilebilir bir alan içerisine çekerek, onların sonsuz değil, sonlu ve insan zihnine bağlı olduğunu ileri sürmüş, kendi dönemindeki zaman ve mekan anlayışına bu şekilde karşı çıkmıştır.
2.3-)Ruh hakkındaki bilgimiz
Descartes’a göre, sujenin kendi kendini bilmesiyle, kendi dışındakileri bilmesini, bir başka ifadeyle iç ve dış algı alanını eşit saymak doğru olmaz. İç algı alanında, herhangi bir şüphe olamayacağına göre, insanın kendi kendisini aldatması diye bir şey düşünülemez. Burada suje hem bilen hem de bilinen bir konumda olduğu için sujenin kendi varlığının bilgisinden şüphe etmesinin olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Berkeley ise bu konuda Descartes ile fikir birliğindedir.
Berkeley’e göre, ruh bir idea olmadığından ve ona ilişkin bir ideaya sahip olmadığımızdan dolayı duyularla algılanamaz. Duyularla algılanabilen şeyler idealardır. Böyle olunca ruhlar ve idealar hakkındaki bilgimiz de birbirinden farklı olacaktır.
2.4-)Maddi töz niçin reddedilir? Nasıl olsa ruh için de bir ideamız yok?
Maddi tözün varlığını sadece zihnimizde ona ait bir idea olmadığından reddetmiyoruz. Bu ideanın çelişkili bir idea olmasından reddediyoruz. Ancak konu; kendi varlığımız, öz bilincimiz ya da düşünen bir şey olduğumuz söz konusu olduğunda, bunları içe dönük bir düşünme ile apaçık bilmekteyiz. Ruhsal varlığımız, ona ilişkin bilincimizle sergilenmektedir. Dolayısıyla ruhsal tözün farkındayız. Ancak maddi tözün hiçbir şekilde algısını taşımıyoruz.
Algılamayan bir şeyde ideaların bulunması veya aktif olmayan bir şeyin idealar meydana getirmesi çelişkilidir. İdeaların sujesinin ise aktif ve algılayan bir şey olmasında hiçbir çelişki yoktur.
Kendi ruhumuzu gözlemleyemeyiz . Ancak hareket ederiz, irade ederiz, gözlem yaparız. Bunlar, bizim ruhsal yapımızı oluştururlar. Ruhların varlığı istenç ve algıyı içine almaktadır.
Anlaşılıyor ki Berkeley ruhun bilgisine ulaşmada duyusal tecrübe olmadan sezgilerimizi kullanıyor ve ruhun bilgisinin ideaların bilgisinden farklı olduğuna işaret ediyor. Ancak bu kadarı sadece kendi ruhumuzun varlığına işaret eder çünkü sezgilerimiz ile başkasının ruhunu bilemeyiz. Tabii bu oldukça solipsist bir yaklaşımdır ve Berkeley buna karşıdır, bu yüzden başka insanların ruhları olduğunun bilgisine ulaşmada kullanılan şeylere ihtiyacımız var.
Berkeley’e göre kendi ruhumuzu içe bakışla ya da düşünerek, başka ruhları ise akılla kavrarız.
Berkeley’de, diğer ruhların varlığını bilmek için onların işlemlerine ya da bizde uyandırdıkları idealara bakmaktan başka bir yol bulunmamaktadır. Çeşitli devinimler, değişimler ve idea bileşimleri algılarız. Algıladığımız bu idealar bize, onlara eşlik eden ve ortaya çıkarlarken onlarla bir arada olan, bize benzeyen, belli tikel etmenlerin bilgisini verirler. Kendimizden ayrı etmenler ya da ruhlar olarak yorumladığımız varlıkların bilincine, ideaların aracılık etmeleri ile ulaşırız.
2.4.1-)Başkalarının ruhları hakkında iki farklı şekilde bilgi edinebiliriz.
- Başka zihinlerin algıladığı ideaları algılamakla onların bilincine ulaşabiliriz.
- Diğer insanların bizim algıladığımız ideaları algıladıklarını gözlemleyerek, onların ruhları hakkında bilgi edinebiliriz. Her birimiz deneyim aracılığıyla bir bedenimiz olduğunu öğreniriz. Bundan başka diğer bedenlerin bizimkiler gibi davranışlar sergilediğini deneyimle elde ederiz. Buna göre biz, o insan ruhlarını doğrudan algılamasak da, onların hareket ve fizyonomilerini yorumlayarak onların da bizim gibi his ve düşünceleri olan, algılayan, bilen ve eylemde bulunan varlıklar olduklarını anlarız. Biz onların hareketlerinin ifade ettikleri amaçları keşfeder, onların ruhsal varlıklar olduğuna hüküm veririz. Kendi zihinlerimizin içeriklerini tanımamış olsaydık, başkalarının zihin veya ruhları olduğunun da bilgisine ulaşamazdık.
Ancak Berkeley’in bu fikirlerini yorumlayan Jonathan Dancy’ye göre, algılayabildiğimiz herhangi bir şuur veya ruh bizim kendi şuurumuz olarak gözükecektir. Yani ne kadar çaba göstersek de bizim tasavvur ettiğimiz şey ideaların diğer zihinlere nasıl görüldüğü değil bilakis bize nasıl görüldüğüdür. Bu da gösteriyor ki onların bilgisine tam olarak sahip olamayız ancak akıl yürütme ile var olduklarına ulaşabiliriz. Berkeley’in yaptığı da bundan fazlası değildir çünkü o diğer ruhların varlığını mantıksal bir çıkarımla ortaya koymaktadır.
3-)Ruhun ölümsüzlüğü
Berkeley, bedenin ölümünden sonra bireysel ruhun varlığını sürdürebileceğine makul ve güvenilir işaretler bulunduğunu kabul etmektedir. Ve o ruhun ölümsüzlüğünü dört farklı şekilde ispatlamaya çalışır.
Bunlar:
- Ruhun tanımı ve mahiyeti yönünden.
- Evrende meydana gelen oluş ve bozuluş yönünden.
- Ahlaki gerekçeler yönünden.
- Evrensel ölümsüzlük duygusu yönünden.
3.1-)Ruhun tanımı ve mahiyeti yönünden
Berkeley’e göre ruhun ölümsüzlüğü bizzat ruhun kendi öz yapısından, yani onun basitliğinden ve çözülüp dağılmazlığından gelmektedir. Ona göre beden; pasif, atıl ve geçici ideaların dünyasına aitken, ruh; basit, bölünmez, aktif ve tinsel dünyaya ait bir tözdür. Onun varlığı algı, düşünme ve iradeyi içermektedir.
Berkeley, “Doğal cisimleri sürekli etkileyen, hareket, değişim, çürüme ve çözünmelerin; ‘etkin’, ‘yalın’ ve ‘bileşik olmayan’ bir tözü etkilemesinin olanaksızlığından daha açık bir şey olamaz. Öyleyse böyle bir varlık doğanın gücüyle çözülemez. Bu da insan ruhu doğal olarak ölümsüzdür anlamına gelmektedir” demektedir. Fakat Berkeley bundan ruhun tanrının iradesiyle de yok edilemez birşey olduğunun anlaşılmaması gerektiğini ifade etmektedir. Ruh veya ruhsal töz, Tanrı tarafından yaratılmış olup, ancak yine Tanrı’nın dilemesiyle yok olabilen bir şeydir. Onun ölümsüzlüğü tanrının iradesine bağlıdır.
İnsan ruhu cisimlendirilmesine rağmen, onun beden gibi mekanda uzamlı olduğu düşünülemez. Bu Berkeley’in temel prensiplerindendir. Ben, kendi bedenime hareket verebilirim. Fakat bu, “Kendim” denilen; sezen, düşünen, irade eden, algılayan ve eylemde bulunan ben, vücudumun bir bölümünü işgal ediyorum anlamına gelmez. Bu yüzden ruhun, ölçülebilen ve bedenle birlikte yok olan bir şey olduğu ileri sürülemez. Böyle bir düşünce ruhun varlığına gölge düşürür.
Berkeley 1729 yılında Samuel Johnson’a yazdığı bir mektubunda özetle şunları söylemektedir: Ölüm diye adlandırdığımız bir hal değişimini, beden olmaksızın kabul etmekte herhangi bir zorluk görmüyorum. Biz, görme ve dokunma duygusuyla duyulabilir cisimlerin varlığını anlıyoruz. Şimdi ruhun, ayrı durumda varlığını sürdürdüğünü kabul etmek kolay görünmektedir. Buna göre ruh, bedenin ölümüyle birlikte kendisini sınırlayan şeylerden, hareket ve algı kanunlarından kurtararak, kendini yeni idealara icra ediyor. Bu yeni idealar, bizim cisimler diye isimlendirdiğimiz dokunulabilir şeylerin aracılığı olmaksızın ortaya çıkmaktadırlar. Bu anlamda ruhun, göz olmaksızın renk ideasına, kulak olmaksızın ses ideasına sahip olduğunu anlamak mümkün görünmektedir.
Ölümsüz ruhun, bedenden ayrıldıktan sonra, kimliğini ve ferdiyetini nasıl koruyacağı konusunda ciddi problemler bulunmaktadır. Bu problemlerin başında ise kişisel kimlik tartışması gelmektedir. Çünkü kişiliğin, kimlik açısından, geçmiş ve gelecekteki varoluşumuzla ilgili bir takım mantıki ve tabii bağları bulunduğu göz önüne alınacak olursa, bedenden soyutlanmış bu kişiliğin hayali bir kişilik olmaktan öteye bir gerçekliği olmadığı kolayca anlaşılmaktadır. Çünkü bizim bilinçli olduğumuzu hissettiğimiz tüm anlarımız bedenli olduğumuz anlardır. Beden olmaksızın bilincin baki kalacağını söylemek, bildiklerimize ve tecrübelerimize ters düşmektedir. Öte yandan, herhangi bir şeyin başlı başına var olması ve zaman-mekan bakımından belirlenmesi madde iledir. İnsanı bedeni olmaksızın başkalarından ayırt etmek mümkün değildir çünkü dış dünyadaki sayısal çokluk ve farklılaşma ancak madde ile olmaktadır. Bu yüzden Berkeley ruhun ölümsüzlüğü ile bedensel bir diriliş inancını birleştirerek bu probleme bir çözüm getirmiştir. O bunu evrendeki oluş ve bozuluş ile temellendirmeye çalışmaktadır.
3.2-)Evrendeki oluş ve bozuluş yönünden:
Berkeley’e göre, evrende meydana gelen olgu ve olaylar, bizi ebedi bir hayatın varlığına ve ruhun ölümsüzlüğüne götüren şeylerdir. Evrende meydana gelen oluş ve bozuluş, bize değişmez ve sürekli olan bir hayatın varlığı için deliller sunmaktadır. Dünyadaki olgu ve olaylar birbirlerini takip ederler. Örneği, karanlık aydınlıktan sonra gelir, mevsimler birbirini izler. Ölüm sonrası diriliş, doğada güçlü bir şekilde kendini göstermektedir. Bütün bu değişim, oluş ve bozuluş, Tanrısal iradenin bir sonucudur.
Nasıl ki çürüyen, yok olan şeylerin dünyada yeniden hayat bulduğunu gözlemliyorsak, aynı şekilde ölen ve yok olan bedenlerin de dirilebileceğine hükmedebiliriz. Berkeley’e göre ayrıca evrende her şeyin mükemmele doğru gidişi bizi ölümden sonraki bir hayatın varlığına götürmektedir. Örneğin, insanın embriyonik bir durumdan olgun bir duruma geçmesi.
Berkeley’e göre yeryüzünde çürüyen ve yok olan bitkiler, nasıl ki yeni bitkilerin hayat bulmalarını sağlayan bir tohum görevi görüyorsa , aynı şekilde biz de Saint Paul’un dediği gibi; ölen ve yok olan bedenlerin, bedenimizin yeniden hayat bulmasını sağlayan bir tohum olduğunu niçin söylemeyelim? Çünkü bizim bedenlerimiz de yaptıkları eylemlerin hesaplarını verebilmek için dirileceklerdir.
Berkeley, bedensel diriliş hakkında ayrıntıya girmeden bunu herşeye gücü yeten tanrı ile açıklar. Çünkü Kant’ın da ifade ettiği gibi, tamamıyla metafiziksel olan bir şey hakkında hükümlerde bulunmak, teorik sahada tahkik edip duran aklı tasavvurların varlığını, başka bir sahada bulacağımız unsurlarla inşa etmeye yok açmaktadır.
3.3-)Ahlaki gerekçeler yönünden :
İnsanın ruhsal hayatının, belli bir amacı olduğu söylenebilir. Onun bütün etkinlikleri her zaman var olan belli bir amaca doğru yönelmedikçe, etkinliklerini belirleyen, değiştiren ve sürekliliği sağlayan bir amaç bulunmadıkça, hiçbir insanın düşünmesi, istemesi ve hayal kurması mümkün değildir. İnsanın bu evrende bir gayesinin bulunması, yaşanan hayatı anlamlı hale getirmektedir. Berkeley’e göre ölümden sonraki yaşam ve ruhun ölümsüzlüğü bu hayata anlam katar.
Varlığımızın bu hayatla sınırlı olduğunu söylemenin, doğal olarak gerçekliği arayan akla engel olacağını ileri süren Berkeley, böyle bir düşüncenin, insanları geçici ve egoist amaçlara yönelteceğini, rasyonel düşünmeyi önleyerek bütün yüce ve kahramanca duyguları ortadan kaldıracağını, zihni ihtirasların köleliğine sürükleyeceğini ifade etmektedir. Ona göre, ruhun ölümsüzlüğüne ve öte dünyanın varlığına olan inanç, bütün bunlara engel olmaktadır. Bu dünyada yapılan eylemlerin karşılığı olmazsa, bu durum insanlar arasında eşitsizliğin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Berkeley, “Birinci Sermon” da ölümden sonraki hayata olan inancı mantıklı kılabilmek için, Gazali ve Pascal’ın ünlü “bahis tutuşma delili” ni hatırlatan bir yol takip etmektedir. Kazanırsa herşeyi kazanacak kaybederse pek az bir şeyi kaybedecek. Öte dünyadaki sonsuz hayatı bu dünyanın sonlu dünyasına tercih edip kazanırsak herşeyi kazanacak, kaybedersek pek az bir şeyi kaybedeceğiz.
Şunu diyebiliriz ki bu görüşe herkesin katılması imkansızdır çünkü evrensel ahlaki değerlerin varlığını reddedenler için öznel değerler vardır. Berkeley’in tanrı kaynaklı bir ahlak metafiziği ortaya koymaya çalıştığını söylemek mümkündür.
3.4-)Evrensel ölümsüzlük duygusu yönünden :
Din ya da felsefenin; ruhun ölümsüzlüğü, ölümden sonraki hayat vb. İnanç ve düşünceleri bir yana, bütün insanlarda ölümsüz olma arzusu psikolojik bir gerçek olarak varlığını hissettirmektedir. Ölüm ötesi bir hayata olan inanç, insan için kaçınılmaz zorlayıcı bir durumdur. Bu duygu insanların kendi kendilerine oluşturduğu bir duygu değildir. Böyle bir duygu onlara bizzat Tanrı tarafından verilmiştir. Berkeley, Tanrı’nın, karşılığı olmaksızın böyle bir duyguyu insanlara vermeyeceğini, dolayısıyla bu duygunun mutlaka karşılık bulacağını ifade ederek, ölümsüzlük isteğinin evrensel bir karakter arz ettiğini söylemektedir.
Burada şunu açıklamalıyız ki, Berkeley ruh ve ölümsüzlükle ilgili görüşlerini “A Treatise Concerning The Principles of Human Knowledge” adlı eserinin ikinci bölümünde kapsamlı bir şekilde ele aldığını belirtmektedir. Ancak bu bölümün, İtalya’ya yaptığı yolculuklar esnasında kaybolduğunu ifade eden Berkeley, bu kitabı yeniden yazmanın sıkıcı bir iş olduğundan dolayı onu yazmaya fırsat bulamadığını da vurgulamaktadır.
4-)Maddi varlığın reddedilmesi
4.1-)Soyut genel ideaların eleştirisinden hareketle maddenin reddedilmesi:
(Soyut genel idea= Aynı şekilde birden fazla fertlere ilişkin karmaşık ya da bileşik idealardan, her birine özgü olanı atıp yalnızca tümünde ortak olanı alarak bütün fertlerin kendisinden eşitçe pay aldığı soyut bir idea)
- Berkeley’e göre soyut genel ideaların gerçekte objektifliği olmadığı hususunda Locke ile aynı fikirdeyken, ondan ayrılarak onların zihinde de var olamayacağını ortaya koyar ve aşırı nominalist bir tutum sergiler.
- Berkeley soyut genel bir ideaya ulaşamayacağımızı söyler çünkü: bir üçgen aynı anda hem ikizkenar hem farklı bir üçgen olup aynı zamanda hiçbiri olmadan hayal edilemez. Üçgen denildiğinde zihinde oluşan idea tikeldir.
- Ancak Berkeley soyut genel ideaya karşı çıkarken her türlü soyut ideaya karşı çıkmaz. Ancak soyut genel ideaya ulaşabilmemiz imkansızdır. Biz sadece tikel idealara sahip olabiliriz. Bu nesnelerin özünü oluşturduğu söylenen madde ise ancak soyutlama ile elde edilen fakat duyularla elde edilemeyen genel bir ideadan başka bir şey değildir.
- Tümeller soyut kavramlar değil, ancak her tikel varlığı temsil eden birer addırlar(Nominalizm).
4.2-)Birincil ve ikincil niteliklerin özelliğinden hareketle maddenin varlığının reddedilmesi:
Görünüşteki özelliklerin hangilerinin, etrafınızdaki fiziksel objelerin gerçek özellikleri olduğu problemi, birincil ve ikincil nitelikler anlayışının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Locke’a göre, şekil, uzam, hareket, sayı, ağırlık vb. Nitelikler birincil nitelik iken; renk, tat, koku… Gibi nitelikler ikincil niteliklerdir. Birincil nitelikler duyularla algılanmalarına rağmen, onların özünü oluşturan, onlara destek olan maddi töz duyularla algılanamaz. Ama yine de Locke onun var olduğunu ileri sürer, ancak onun mahiyetinin bilinemeyeceğini de vurgular. Bu bilinemez töz anlayışının septisizme kapı açabileceğinden Berkeley maddi tözü reddeder ve tüm niteliklerin algılanan idealar olduklarını, bunların da ancak ruh ya da zihinle bulunduklarını ileri sürmektedir.
Buna göre birincil ve ikincil nitelikler diye bir ayrım yapmak çok anlamsızdır. Berkeley, ikincil nitelikler gibi birincil niteliklerinde subjektif olduğunu belirtir. Berkeley’e göre ruhtan başka töz yoktur.
Berkeley, “Ben sıcaklık, soğukluk, sertlik…gibi ideaların olduğunu asla reddetmiyorum. Bunların ancak etkin bir varlıkta olabileceklerini söylüyorum “ diyerek bu tür ideaların pasif nesnelerde değil, aktif olan bir ruhta varolacağını belirtmektedir.
Berkeley’e göre düşünmeyen şeylere algılanmalarından ayrı, gerçek bir varoluş yüklemek, onların bilgisine ulaşmak bir yana varolduklarını bile bilmeyi olanaksız hale getirebilir.
Birincil nitelikler de nesnelerde değil onları algılayan ruhtadır. Çünkü birincil nitelikler olarak kabul edilen uzam, şekil, hareket, sayı, ağırlık gibi niteliklerde ikincil nitelikler gibi duyularla algılanırlar. Uzam çeşitli şekillerin birlikteliği olmasından dolayı, zihin dışı bir varlıkta mevcut olduğu düşünülemez. Her ne zaman bir nesnenin büyüklük ve küçüklüğü hakkında konuşsak söylemek istediğimiz şey, ancak o objenin algılanabilir bir büyüklüğe sahip olduğudur. Algılanabilir büyüklük ise, algılayanın varolmasını gerekli kılar ve bu da onun ruhta olduğunu gösterir. Örnek vermek gerekirse, aynı objenin büyük ve küçük sujeye farklı görünmesi. Şekil için de aynı durum geçerlidir. Objeler farklı sujelere göre değişir. Aynı şeyler katılık ve ağırlık için söylenebilir. Berkeley bu şeyleri sayılar için de söylemektedir; bir kitap, bir sayfa, bir satır deriz. Bunlardan bazıları diğerlerinden birkaç tanesini ihtiva etse de bunların hepsi birer birim olmaktadır. Buradaki her birimin, her durumda ruhun kendince bir araya koyarak oluşturduğu tikel idea bileşimlerine ilişkin olduğu açıktır. Sonuçta zihin sayfaya da , satıra da bir(1) sayısını yükler. Bu da gösteriyor ki sayı nesnelerin kendilerine has bir nitelik değil, zihnin ürettiği bir olgudur(bir sayısı farklı objelerde farklı büyüklüğe denk geliyor, örneğin:1kitap ve 1 sayfa var ama kitapta daha fazla sayfa var).
Hareket niteliğine gelince; Berkeley hareketin de ruha bağımlı olduğunu göstermek için çeşitli açıklamalar yapmakta, hareketin zihinden bağımsız düşünülmesini bir soyutlama olarak nitelendirmektedir. Ona göre hareket, insan zihnindeki ideaların ard arda gelmesiyle açığa çıkar. Dışsal nedenlerle herhangi bir değişim olmaksızın zihindeki idea dizisi hızlandığında hareketin daha yavaş, zihindeki idea dizisinin yavaşlamasıyla da hareketin daha hızlı olduğu görülür. Zaman da aynı şekilde ideaların ard arda gelmesi ve kişinin ruh haline bağlı değişiklik kazandığı için başkasına görülen ile bize görülen aynı olmayabilir.
“Zaman, zihnimizdeki idealar dizisinden başka bir şey olmadığına göre; bir nesnenin hızı, bu dizinin bir birimi içinde kat edilen mesafe olarak algılanır. Eğer bu dizi hızlanırsa, aynı mesafe daha ‘yavaş’ kat ediliyormuş gibi görünecektir.”
O halde denebilir ki bunlar bütünüyle görelidirler.
Eğer niteliklerin dışsal ve maddi töze bağlı olduklarını kabul etseydi septisizme kapı açardı.
4.3-)Maddi töz kavramının anlamsızlığından hareketle maddenin reddedilmesi:
Berkeley’in düşüncesinde maddi töz diye bir şeyin varlığından bahsetmek anlamsızdır, ona göre maddi töz kavramı herhangi bir anlam taşımamakta, başka bir ifadeyle herhangi bir şeye göndermede bulunmamaktadır. Bu kavram o kadar soyut, o kadar anlaşılmazdır ki, maddenin varlığına inanan filozoflar bile onun hakkındaki tecrübemizin karakterini açıklayamamışlar ve onu bir varsayım olarak kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Bu yüzden Berkeley anlamsız sözcüklerden kaçınmanın gerekliliği vurgular. Ona göre, bir sözcüğün anlam taşıyabilmesi için zihindeki bir ideaya karşılık gelmelidir. Oysa maddi töz kavramının yerini tutacak, onu gösterecek veya temsil edecek bir ideaya sahip değiliz.
Anlaşılan o ki Berkeley’in düşüncesinde bir sözcük tecrübede temel bulmadıkça anlamlı değildir. Tecrübe edebildiğimiz, duyumsadığımız şeyler idealar olup bunların hiçbirisi maddi töz kavramına karşılık gelmemektedir.
Var olan her şey ancak ruh veya zihinde vardır, yani salt kavramsaldır. Berkeley “Denmesin ki varoluşu bir yana atıyorum, yalnızca kavrayabildiğim kadarıyla sözcüğün anlamını biliyorum”, “ …varoluşu kabul etmediğim tek şey, maddi töz dedikleri şeydir…”
Eğer maddi töz sözcüğüyle uzam, katılık, ağırlık ve bunlara benzer duyulur niteliklerin toplamı kaydediliyorsa problem yoktur, fakat felsefedeki anlamıyla, yani nitelikleri zihin olmaksızın taşıyan şey kastediliyorsa, bunu kabul edemeyiz.
Görünen o ki Berkeley, kendisi düşünmeyen ve niteliklerin bir tür dayanağı olan töz anlamında maddeyi reddederken, ideaların birlikteliği anlamında maddeyi kabul etmekte ve savunduğu fikirlerin, sağduyuların verdiği kanıtı koruyacak tek görüş olduğunu belirtmektedir.
5-)Tanrı ve problemler
5.1-)Tanrı anlayışları ve Berkeley’in tutumu
Felsefe tarihinde yer edinmiş her filozofun, din felsefesinin diğer konularını olduğu gibi, Tanrı’nın varlığı problemini de kendi bağlı olduğu felsefe sistemi içerisinde ele aldığını söyleyebiliriz.
Get Ertuğrul Torun’s stories in your inbox
Join Medium for free to get updates from this writer.
Buna göre filozofların Tanrı’nın varlığıyla ilgili olarak ortaya koydukları Tanrı tasavvurlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
- Ezeli olan fakat yalnızca kendi özünü bilen varlık olarak Tanrı: Bu tür bir Tanrı tasavvuruna en iyi örnek Aristoteles’in hareket etmeyen, ancak hareket ettirici olan Tanrı görüşüdür. Burada ilk hareket ettirici olan Tanrı tıpkı kendisi gibi ezeli olan maddeye hareket vermekte, fakat evrende neyin olup bittiğini bilmemektedir. Deizm de denebilir.
- Ezeli, bilinçli ve evreni bilen varlık olarak Tanrı: Bu anlayış klasik teizmin Tanrı anlayışıdır. Bu felsefi sistem, evrenin Tanrı tarafından yaratıldığını, O’nun iradesiyle varlığını sürdürdüğünü, Tanrı’nın her şeye gücünün yettiğini, herşeyi bildiğini ve en yüksek derecede iyi olduğunu ifade etmektedir. Teizm tanrıyı aşkın varlık olarak tanımlamaktadır ve onu panteist, deist ve antropomorfik Tanrı kavramlarından farklı görmektedir. Karşıtı ateizmdir.
- Ezeli, bilinçli, evreni bilen ve evreni içeren, evrene içkin varlık olarak Tanrı: Bu ise klâsik panteizmdir. Tanrı’yı evrene eşit görmektedir.
- Ezeli varlık olarak Tanrı: Bu görüşte Tanrı ezelidir, mutlaktır. Her şey ondan türer. Fakat o kendisinden türeyenleri, sudur edenleri ne bilir, ne de içerir. Bu anlayışın en büyük temsilcisi Plotinus’tur (bkz. Tuncay İmamoğlu, Bir Tanrı Kanıtlaması Olarak Berkeley İdealizmi, sf. 144; Bu maddeyi kaynağımıza sadık kalmak için tutmaya devam edeceğim ancak Plotinus’un fikrini “tamamen doğru” yansıttığını düşünmüyorum, ileride belki bu konuya da aydınlık getiririm ancak şimdilik gri alanda bırakıyorum.).
- Ezeli, bilinçli, evreni bilen ve evrene içkin olan ve değişebilen varlık olarak Tanrı: Bu anlayış ise panenteizmin Tanrı tasavvurudur. Tanrı evrene içkin olmakla beraber aynı zamanda aşkın varlıktır. Yani evren Tanrı’nın içindedir ancak tanrı evrenden daha büyüktür.
Bu konu Berkeley için de önemli bir ilgi odağı olmuş, onun metafiziğinin tamamı Tanrı üzerine kurulmuştur. Berkeley duyumlanabilir objeleri, sonsuz zihin olan mutlak varlığa bağımlı olarak görmektedir.
Berkeley’in Tanrı tasavvuru; ezeli, bilinçli, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, alemi yoktan yaratan ve mutlak anlamda iyi ve adil varlıktır. Bu tanrı anlayışı Berkeley idealizminin özünü oluşturmaktadır. Berkeley düşüncesinde Tanrı sadece yaratan varlık değil aynı zamanda bu dünyadaki her şeyle hayati olarak ilgilenen bir varlıktır.
5.2-)Berkeley’in fikrine giriş
Berkeley, Tanrı’nın varlığını, duyulur şeylerin var oluşu üzerine dayanan bir akıl yürütmeyle temellendirmektedir. O, Tanrı’nın varlığına inanmayı kör bir kabul olarak görmez, O’na göre iman, bir takım şeylerin sadece kabulü olmayıp onlar üzerinde detaylı bir bilgiyi de gerekir kılmaktadır.
Bilginin kaynağı konusunda katı bir empirist olan Berkeley, diğer bütün bilgilerde olduğu gibi, Tanrı’nın varlığı ile ilgili bilginin elde edilme şekli konusunda da tecrübenin verilerinden hareket edebileceğini vurgulamakta ve kendisinin Tanrı’nın varlığının bilgisine yönelik getirmiş olduğu tanımlamanın Descartes gibi rasyonalist filozoflardan çok daha anlamlı olduğunu ileri sürmektedir. Çünkü Berkeley; bu filozofların, Tanrı’nın varlığına inandıkları için her şeyin Tanrı tarafından bilinmekte ve algılanmakta olduğu öncülüne dayandıklarını, oysa kendisinin, bütün duyulur şeylerin Tanrı tarafından algılanması gerektiği nedenine dayanarak, doğrudan doğruya ve zorunlu olarak Tanrı’nın varlığı sonucuna ulaştığını vurgulamaktadır. Yani onlar, direkt Tanrı kavramından hareketle felsefi sistemlerini temellendirirken, Berkeley tecrübeden hareket etmektedir.
Tanrı’ya ait hiç bir ideamız olmadığından, onun varlığını ideasından çıkarmak saçmalıktır. Görünen o ki Berkeley, Tanrı’nın ontolojik argümanla bilinebileceğine karşı çıkmakta ve onu zayıf bir argüman olarak görmektedir. Çünkü ona göre a priori olarak bir Tanrı ideasına sahip olmayız.
Ona göre, duyularla yapılabilen bir akıl yürütme, bizi tanrının varlığına götürecektir.
6-)Tanrı varlığının delilleri
Berkeley’in Tanrı varlığıyla ilgili olarak ortaya koyduğu delilleri; pasiflik, süreklilik ve teleolojik deliller diye üç kısma ayırabiliriz.
6.1-)Pasiflik delili
Duyum idealarının nedenlerinin araştırılmasından hareketle Berkeley’in ileri sürdüğü düşünceler, onun üzerine araştırma yapmış bilim adamları tarafından “ pasiflik delili” olarak isimlendirilmektedir.
Eğer var olan her şey idealardan ibaretse, fiziksel nesneler de bu ideaların bir araya gelmesiyle oluşmuşsa ve bunların var olma koşulu algılanmış olmaksa, o zaman varolan bütün bu duyulur nesneleri algılayan insan zihni mi meydana getirmektedir? Fiziksel dünya insan zihinleri tarafından mı oluşturulmaktadır? Kanaatimize göre Berkeley bütün bunların farkında olacak ki, insan zihninin algıladığı idealar arasında farklılık olduğunu ifade ederek, bu problemlere çözüm aramaktadır.
Berkeley, sonlu insan zihinlerini veya ruhlarını, duyulur şeylerin bir üreticisi olarak görmemektedir. O bunu ortaya koyabilmek için, kontrolümüz altında ya da tarafımızdan sebep olunan hayal gücüne veya zihine ait ideaları, bizim tarafımızdan oluşturulamayan algısal idealardan ayırmaktadır. Berkeley’e göre, kendi irademizle hayali olarak zihnimizde idealar oluşturabiliriz ve onları yok edebiliriz. Burada zihnimiz, idea üretmede özgür durumdadır. Ancak Berkeley aynı durumun duyum ideaları için geçerli olmadığını belirtmektedir. Çünkü ona göre, duyum ideaları irademize bağımlı olarak ortaya çıkmamaktadırlar.
Duyum idealarını algılamada zihnimiz pasif konumdadır, ortaya çıkmalarında hiç bir etkinliğimiz yoktur. Ancak bu onların kendi kendilerine varolduğu anlamına gelmez. Algılanan idealar bize bağımlı olmasa da, başka bir zihinde mevcut ve onun tarafından yaratılmış olduklarını akla getirir. Çünkü hangi türden olursa olsun hiçbir idea zihinden bağımsız var olamaz. Algıladığımız duyum ideaları pasif olduğundan, onların bizim zihnimizi etkilediğini asla söyleyemeyiz. Etkin olan şey ruhtur; buna göre, sonlu ruhumuz başka bir ruh veya zihin tarafından etkilenmektedir. O halde bu zihin ise bize bu ideaları algılatan Tanrı’dan başkası değildir.
Berkeley’e göre, sürekli bir idea dizisi algılarız, bazı idealar yeniden uyarılır, bazıları değişir, bazıları da tümden yitip giderler. Algıladığımız bu ideaların ya da duyumların büyük çoğunluğunu oluşturan şeylerin, insan iradesine bağlı olmadıkları herkes için apaçıktır. Bu ideaların kendi başlarına kalıcı olduklarını düşünmek çelişki doğuracağından, bu şeylerin nedeni olan bir ruh var olmak zorundadır, o ise Tanrı’dır.
Berkeley tasavvur edilen şeylere de, duyularla algılanan şeylere de idea demesine rağmen, onları bir ve aynı seviyede görmemektedir.
Ona göre Tanrının bize algılattığı duyum ideaları, kendi irademizle oluşturduğumuz zihinsel idealardan daha sağlam, canlı, belirgin ve düzenlidirler. Bunlar daha güçlü bir zihnin iradesiyle oluşturulduklarından, sonlu insan zihnine daha az bağımlıdırlar.
Duyum ideaları bize bağımlı olmasa da Tanrı’nın zihnine bağımlıdır.
Tanrı objektif reel dünyanın evrensel nedenidir. İnsan ruhu, tasavvuri veya subjektif zihinsel içerikleri düzenler ve kontrol eder. Duyulabilir objeler hususunda ise pasif bir alıcı konumundadır. Duyulabilir objeler veya idealar maddi olmayan Tanrısal bir varlığın kozal(nedensel) aktivitesine veya iradesine bağımlıdırlar. Onlar zihnimizin ürünü değil, mutlak zihnin bize algılattığı idea derlemeleri olmaktadır. Buna göre Berkeley’in, tecrübemizin karakterini açıklayabilmek için teosentrik(tanrı merkezli) bir metafiziği tercih ettiğini söyleyebiliriz.
Varlığı; ruhlar ve onların ideaları diye ikiye ayıran Berkeley, burada ruhları sonlu ve sonsuz diye ikiye ayırmaktadır.
Bazı araştırmacılar, Berkeley’in metafiziksel olarak Tanrı’nın rolü ile ilgili ileri sürdüğü görüşlerini, deneycilikte tutarsızlık olarak görmüşlerdir. Ancak Berkeley’in, Tanrı’nın algılarımızın nedeni olduğu ile ilgili ileri sürdüğü gerekçelerin oldukça geçerli ve akla uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Berkeley, nesneler ya da idealar için var olmanın algılamak olduğunu belirtmektedir.
İdealar ve bunların oluşturduğu nesneler algılanan şeylerdir. Ancak bu nesneler, bir şeyi algılayamazlar. Böyle olunca ideaları algılayan şeyler de, algılanamayan şeyler olmalıdırlar. Çünkü onlar algılanabiliyor olsalardı, birer idea olacaklar ve dolayısıyla algılanan şeyler olmayacaktı. Algılanan şeylerin var olamaması ise “varolmak algılanmaktır” ilkesine göre hiçbir şeyin var olmamasını içerecekti.
Berkeley’e göre, bizim dışımızdaki sonlu ruhları, ancak onların etkilerini gözlemleyerek kavrayabiliriz. İşte Tanrı’nın algılanamayışı da bundandır. O bir idea olamayacağına göre, algılanabilir bir şey de olamaz. Bu yüzden böyle bir düşünce deneycilikten uzaklaşmak demek değildir. Çünkü Tanrı deneyin bir ön koşulu olmakta, onun zihnimiz üzerindeki etkisi olan tüm algılarımız da, Tanrı’nın varlığı için zengin bir kanıt olmaktadır.
Kozal olarak istencimize bağlı olmayan duyum idealarının nedeni spritüal bir varlıktan başkası değildir. Anlaşılan o ki Berkeley idealizminde algılayan sonlu ruh, bir yere kadar etkinliğini korumakta, Tanrı’nın varlığı karşısında ise pasif bir konuma getirilmektedir. Sonlu ruh, zihinsel ideaları algılamada özgür ve aktif iken, duyum idealarını algılamada pasif olmaktadır. Buna göre Berkeley’in, sonlu ruhu, sonsuz ruh olan Tanrı’yı kanıtlamak için bir aracı olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Çünkü Berkeley düşüncesinde gerçek anlamda aktif veya etkin olan güç sonsuz ruh olmaktadır. Berkeley’e göre, sonsuz güç olan Tanrı, bizim en içsel düşüncelerimizin farkındadır ve bizler doğrudan doğruya ona bağımlı varlıklarız. Bizler Tanrısal güçten pay almakla gerçek varlığımızı kazanmaktayız.
Berkeley’e göre, bilgi ve irade sahibi bir varlığın, idealar meydana getirerek kendisine bağımlı olan sonlu insan zihinlerini etkilemesi anlaşılır ve akla uygun bir şeyken, tamamıyla pasif olan, kendisinde hiçbir etkin güç bulunmayan maddi nesnelerin, idealar meydana getirerek, insan zihni üzerinde herhangi bir tarzda etkili olabilmesini anlamak mümkün değildir. Etkin olan zihin ancak kendisinden çok daha mükemmel bir zihin tarafından etkilenebilir.
Berkeley’e göre ideaların kendileri de parçaları da yalnızca etkin olan zihin veya ruhta bulunduğundan, bir idea başka bir ideayı değiştiremez. İdeanın varlığının edilgenlik veya eylemsizlik olduğu açık olduğundan, bir ideanın herhangi bir şeyin nedeni olması imkansızdır.
Uzam, şekil, hareket, renk vb. duyumlanabilir idealar, duyumlarımızın nedeni olamaz. Çünkü maddi nesneler, edilgen ve eylemsiz olduğundan, bir etmen ya da etkileyici neden olamazlar. Buna göre, “görünmez ve duyularla algılanamaz bir güç, bizde görülebilir duyum idealarını yaratmaktadır.” Bu gücü algılayamayıp hakkında sezgisel bir bilgiye de sahip olamayışımıza rağmen, bizde ortaya çıkardığı duyum idealarından onun etkin bir varlık olduğunu çıkarabiliriz.
6.1.1-)Bu argümanın formül halı
Berkeley’in Tanrı varlığı için geliştirmiş olduğu bu argüman Berkeley yorumcuları tarafından böyle formüle edilmiştir.
- İrademiz dahilinde olmaksızın bir takım idealar algılamaktayız.
- İdealar pasif olduklarından bize etkide bulunamazlar.
- O halde onların ortaya çıkmasına etkin bir ruh sebep olmalıdır.
- Bu sebep bizim sonlu ruhumuz olamaz. Çünkü bu idealar bizim irademize bağımlı olmamaktadır.
- İdealar kendi başlarına kalıcı da olmayacaklarından,
- Öyleyse onları bize algılatan, bizim zihnimizde çok daha mükemmel bir zihin vardır ki, o da Tanrı’dır.
David Berman(Berkeley Uzmanı ve Filozof) ise bu delili şöyle ifade etmektedir.
- Fiziksel dünya sadece duyulur ideaların bir toplamıdır.
- Duyulur idealar pasiftirler.
- Bu yüzden bir duyulur idea, kendinin ya da başka bir duyulur ideanın nedeni olamaz.
- Ancak fiziksel dünyanın bir nedeni olmak zorundadır.
- Bunun nedeni madde olamaz. Çünkü madde var olamaz.
- Bu yüzden onun sebebi yalnızca etkin bir zihin olmaktadır.
- Fakat sonlu insan zihinleri yalnızca zihinsel veya hayali olan donuk ve belirsiz idealar üretebilirler.
- Buna göre, duyulur idealar dünyasına sonsuz ve sınırsız bir ruh sebep olmalıdır.
- Öyleyse Tanrı vardır.
6.2-)Süreklilik delili
Berkeley’in Tanrı varlığını kanıtlamak için kullandığı bir diğer delil ise algılanan ideaların ve bu ideaların bir bileşimi olan fiziksel objelerin sürekliliğinden hareketle ortaya attığı süreklilik delilidir.
İdea bileşimi olan nesnelerin, benim zihnim dışında var olduğunu deneyimle görmekteyim. Aynı şey bütün yaratılmış sonlu zihinler için de doğru olduğuna göre, bundan zorunlu olarak, bütün şeyleri bilen ve kavrayan ve onları bizim doğa yasaları adını verdiğimiz bir takım kurallara göre düzenlediği tarzda gözlerimiz önüne seren, her yerde hazır ve nazır ezeli ve ebedi bir zihnin var olduğu sonucu çıkmaktadır.
Burada görünüyor ki Berkeley düşüncesinde, sonlu insan zihinleri bir nesneyi algılasa da algılamasa da sonsuz olan Tanrı onları sürekli olarak algılamakta ve bu şekilde evrenin işleyişini sağlamaktadır.
6.2.2-)Bu delilin formül hali:
- Fiziksel dünya yalnızca duyulabilir ideaların toplamıdır.
- Duyulabilir idealar kendiliğinden asla var olamazlar.
- Onlar, bir zihin veya zihinler tarafından algılanmalı veya bu zihinlerde varolmalıdırlar.
- Ancak fiziksel objeler veya duyulabilir idealar, sonlu insan zihni olmadığında da var olmaya devam etmektedirler.
- Öyleyse onların sürekliliğini sağlayan sonsuz bir zihin var olmak zorundadır.
- O halde Tanrı vardır.
Dolayısıyla Berkeley, nesnelerin gerçek bir varlığa sahip olmadığını değil, sonlu insan düşüncesine bağlı olmadığını ve onun algılamasından ayrı bir varlığa sahip olduğunu görerek, içinde var oldukları başka bir zihnin var olması gerektiği sonucuna ulaşıyor.
İnsanlar genellikle Tanrı’ya inandıkları için her şeyin onun tarafından algıladığını ileri sürüp körü körüne inanırken, Berkeley, bütün duyulur şeylerin Tanrı tarafından algılanması zorunluluğu ile Tanrı’nın varlığına inanmıştır.
Berkeley, biraz düşünebilen herkesin, zihinlerimizi sürekli etkileyen, bütün bu ideaları yaratan, kendisine bütünüyle bağlı olduğumuz, içinde yaşadığımız, varlığımızı bulduğumuz bir Tanrı’nın var oluşundan daha açık bir gerçek olmadığını göreceklerini ifade etmektedir.
Diyebiliriz ki Berkeley herşeyi Tanrı’da görmektedir (panteist anlamda değil). Berkeley’in her şeyi Tanrı’ya bağlayarak, nesnelerin sürekliliğini insan zihninden bağımsız olarak düşünmesi onu, idealist düşünceden realist bir düşünceye yaklaştırmaktadır. Berkeley, var olan hiçbir şeyi Tanrı’nın zihninden ayrı düşünmeyip, Tanrı’yı sonsuz algılayıcı ve varlık âleminin dayanağı olarak görmekte iken, realist bir filozof, evrene kendi başına var olan bir varlık gözüyle bakmaktadır. Berkeley’in realistlerden ayrıldığı nokta ise burasıdır.
Onun bu fikrinin İslam düşüncesinde özellikle Gazali ve İbn Arabi tarafından benimsenen varlık anlayışıyla benzerlik taşıdığını söylemek mümkündür.
Gazali, “Mişkat’ül Envar” adlı eserinde varlığı iki kısma ayırarak incelemektedir. Bunlar:
- Varlığı kendi zatından olan varlık yani Tanrı.
- Varlığı başkasından olan varlık, yani Tanrı’nın dışındaki her şey.
İbn Arabi’ye göre de varlık iki kısma ayrılıp Tanrı’nın dışındaki her şey ona bağımlı olarak vardır.
6.2.3-)Antropomorfi iddiası
Tanrı’nın algılaması; insan aklına, Tanrı’nın da duyuları olan bir varlık olduğunu getirmektedir (örn: “yoğun sıcaklık ideası acı veriyor ise Tanrı bunu algılarken acı mı çekiyor?”). Acaba Berkeley antropomorfik bir Tanrı anlayışına mı sahip?
Öncelikle bu, Berkeley’in hiç de kabul etmediği bir durumdur. Biz bir bedene zincirliyiz, algılarımız ise cisimsel hareketler ile bağlantı içinde. Doğamız gereği duyarlı bedenlerimizin hassas bölgelerinde meydana gelen bir değişiklikten etkilenmekteyiz. Doğru bir perspektifle bakıldığında bu duyarlı beden, bir zihin tarafından algılanmaktan ayrı bir varlığa sahip olmayan nitelikler, ya da doğrudan algılanabilir şeyler dizisi arasındaki uygunluktan başka bir şey değildir. Oysa Tanrı saf spiritüel bir varlıktır. Her türlü cisimden veya doğal bağlardan uzaktır.
Bilinebilir her şeyi bilmek, elbette mükemmeldir. Ancak bir şeye katlanmak, duyu ile herhangi bir şeyi duymak mükemmellik eksikliğidir.
Tanrı bilir, algılar ya da idealara sahiptir. Ancak bizde olduğu gibi idealar ona, duyu yoluyla ulaşmaz, o her şeyi saf zihinsel olarak bilmektedir.
6.2.4-)Mabbot’un yorumu
J.D. Mabbot, Tanrı’nın algılayan bir varlık olmasından dolayı ortaya çıkan problemi, değişik bir yöntemle açıklamaktadır.
Mabbot’a göre; Berkeley, Tanrı’yı duyulur ideaların algılayıcısı olarak değil, onların nedeni olarak görmektedir. Tanrı nesneleri algılamaz, bunun yerine düzenli bir şekilde insanların bunları algılamasını sağlar. Çünkü Tanrı ideaları algılarsa, o zaman kendisinin pasif olması gerekir.
Tanrı’nın algılaması irade etme ve yaratma demektir.
6.2.5-)Sonuç
Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Tanrı’nın zihninde de idealar algılanarak var olmaktadırlar, ancak bu algılama bizim sınırlı zihinlerimizin algılamasına benzememektedir. Burada sürekli algılama ve kesintisiz bir yaratmadan söz edilebilir.
6.3-)Teleolojik delil
Berkeley nizam ve gaye delili olarak da adlandırılan bu delille, evrendeki düzenden hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışmaktadır.
Kant’ın iddiasına göre bu kanıt, bizi yalnızca dünyanın yaratıcısına değil, düzenleyicisi, sonsuz derecede zeki olan varlığına götürmektedir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Kant bu delili diğer delillerden daha rasyonel bulmasına rağmen onu da eleştirmekten geri durmamıştır.
Berkeley “Din bilginleri ve filozoflar, yaratılışın değişik safhalarının güzelliğine ve yararlılığına bakıp, bunun Tanrı eseri olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlamışlardır”, demektedir. Berkeley, bakışımızı çevirdiğimiz her yerde Tanrı’nın apaçık belirtilerini görebileceğimizi ve görüp işittiğimiz her şeyin, Tanrı’nın varlığının bir göstergesi olduğunu ifade etmektedir.
Berkeley, bütün bu doğal şeylerin değişmez düzenliliklerinin, kesintisiz sürekliliklerinin, yaratılan her şeydeki bu görkem ve güzelliğin, kusursuzluğun, küçük şeylerdeki ince ve duyarlı düzenin, bütündeki şaşmaz uyumun… Üzerinde dikkatli düşünür, bütün bunları göz önünde tutar ve teklik, ezelilik ve ebedilik, sonsuz bilgelik, iyilik ve kusursuzluk yüklemlerinin ne anlama geldiğine ve neden önemli olduklarına dikkat edersek, bütün bunların her şeyin içindeki, her şeyi yöneten, her şeyin kendisine tabi olduğu bir varlığın eylemleri olduğunu açıkça görebileceğimizi, yaratılışın bütün bu estetik değerinin bize sonsuz ve güç sahibi bir varlığın olduğunu haber vereceğini ileri sürmektedir.
Ona göre, insanlar tecrübe ettikleri bu evrenin düzen ve gayesinden yola çıkarak kendisi tecrübe edilmeyen varlık hakkında bilgi sahibi olabilirler. Aynı şekilde başka ruhları anladığımız gibi Tanrı’yı da anlayabiliriz(etkilerine bakarak zihni kavrama).
Ona göre bu delil diğer deliller gibi Tanrı’nın varlığını kanıtlarken, diğerlerinden ayrı olarak adaletli, merhametli, mutlak iyi Tanrı için de bir kanıt olmaktadır. Ona göre evren Tanrı’nın bizimle iletişime geçtiği optik bir dildir. Ona göre bu dil sadece sonsuz Tanrıyı değil aynı zamanda bizimle sürekli ilgilenen bir Tanrı’nın varlığına da kanıttır.
Tanrı’nın varlığı insanın varlığından daha belirgindir çünkü etkisini daha büyük ölçüde deneyimleriz. Örneğin: evreni yaratmıştır, evrenden yola çıkarak tanrıyı buluruz.
Tanrı, biz insanlarla ideaların bir toplamı olan nesneler aracılığıyla ve kendince konuşmaktadır. Tanrı bu aracı vasıtalarla herhangi bir benzerliğe sahip değildir.
Berkeley’e göre, Tanrı’nın varlığı rasyoneldir ama doğası gizemlidir. Bu gizemleri açıklamak boş bir çabadır. Biz eğer inandığımız gizemlerde çelişkili unsurlar olmadığını gösterebilirsek, bu bizim için yeterlidir. Onları açıklamak için bazı hipotezler kurmak yerine, aklımızı onlara yöneltilen itirazlara cevap vermek için kullanmalıyız.
7-)Tanrının sıfatları
İnsanların Tanrı anlayışlarının, O’na atfedilen niteliklerle belirlendiğini savunan Berkeley, bu yüzden Tanrı’nın sıfatları hakkında konuşmanın, O’nun varlığı hakkında konuşmaktan daha önemli olduğuna inanır.
Bu sıfatlara gelen eleştiriler karşısında cevap vermek yerine, bu sıfatların bilinemeyeceğini öne sürmek Berkeley için bir saçmalıktır. O, mümkün varlıklardaki sıfatların çok daha mükemmel ve eksiksiz şekilde Tanrı’da kullanılabileceğini öne sürer. Örneğin; mümkün varlıktaki bilgelik, Tanrı için “mutlak bilgelik” olur. Ayrıca sıfatlar olmazsa Tanrı’nın, iyiliğinden dolayı sevilmesi gerektiği, adaletinden dolayı korkutması gerektiği ispatlanamaz ve anlaşılamaz, bu da dini inancı anlamsız hale getirir.
Berkeley’e göre, Tanrı; değişmez, bölünmez, uzamsız, cisimsiz, her şeye gücü yeten ve mutlak anlamda iyi olup, her şeyi bilen bir varlıktır. Zihni sonsuzdur. Zaman sonlu insan zihinleri içindir, Tanrı ise; geçmiş, gelecek ve şimdiyi bir anda/çırpıda bilir.
Eğer tanrı bir insanın ne yapacağını biliyorsa nerede özgür irade?
Berkeley felsefesinin büyük bir eksikliğidir. (Bu konudaki yazım için tıklayın)
Berkeley Hristiyan olmasına rağmen sistemine bakıldığında açıkça bir tevhid görülmektedir (sonsuz algılayıcı tek tanrı).
Ayrıca o, Tanrı’nın değişmezlik sıfatından da çokça söz etmektedir. Ona göre her şey eskiyip değişime uğrarken o hep aynı kalmaktadır. Değişmezlik, sonsuzluk vasfının doğal bir sonucudur. Ancak onu mutlak değişmez olarak görmek de bazı sorunlara yol açar, örneğin; Tanrı’ya yapılan duaların O’nun tarafından kabul edilmesi, acaba Tanrı’da bir değişimi gerekli kılar mı? Ancak bu konuda Berkeley’in herhangi bir ifadesi bulunmamaktadır.
Ona göre Tanrı, hayatın kaynağıdır. Tanrı, insanları ve tüm canlıları korur, onların yaşamaları için rızık verir. O’nun hâkimiyeti sonsuzdur, her şey ona muhtaçtır. Berkeley bu sıfatların, ideaların bir toplamı olan evrendeki düzenlilikten çıkarıbileceğini söylemektedir.
Berkeley’in herşeyi Tanrı’da görmesi onu panenteizme yaklaştırmaktadır. Ancak Berkeley’i tamamıyla panenteist bir filozof olarak yorumlamak mümkün değildir. O, her şey Tanrı’dadır demekle birlikte Tanrı’yı aşkın ve değişmez olarak nitelendirmektedir.
Ayrıca Berkeley Tanrı’ya nispet edilen bu sıfatların doğal dünyadaki düzen ve uyumdan çıkarılabileceğini ifade etmektedir. Ancak bunun Tanrı’nın sıfatları hususunda bize tam ve kesin bir bilgi veremeyeceğini de söylemektedir. Tanrı’nın sıfatları hakkında yeterli bilgi ancak vahiy yoluyla elde edilir.
Berkeley’in düşüncesinde Tanrı sadece inanılan bir varlık olmanın aksine, pratik hayatı etkileyen bir varlıktır. Ona karşı ilgisiz kalmak bir anlamda ateizme sapmadır. O çokça övülmesi ve ibadet edilmesi gereken bir varlıktır, ancak bu O’nun bunlara düşkün olduğu anlamına gelmez, düşkünlük zayıflıktır ve Tanrı’ya uyan bir sıfat değildir. İnsan doğasının, mutlak güce ibadet etmesi, kendi doğasına en uygun davranıştır.
Görüldüğü gibi Berkeley, Tanrı’nın sonsuz mükemmellik, iyilik, bilgelik, adalet, ezelilik ve ebedilik sıfatları yanında her şeyi iradesiyle yöneten ve ibadet edilmeye layık bir varlık olduğunu da kabul etmektedir.
8-)Sıfatlar ve kötülük problemi
Batı din felsefesinde kötülük ikiye ayrılır; tabii kötülük, evrendeki olgu ve olayları kapsarken; ahlaki kötülük, bizzat insan eylemlerine atfedilmektedir.
Berkeley, kötülüğün reel varlığını kabul etmekle birlikte, bunun Tanrı’nın iyilik sıfatı için bir problem olmadığını belirtir. Ona göre insan mutluluğu için evrende kötülük olmalıdır. Evrendeki iyilik ve kötülük hayata anlam katar.
İkinci olarak Berkeley, evrende kötü gibi görünen şeylerin, insanların dar ve sınırlı bakış açılarından kaynaklandığını ifade etmektedir. Kendi başlarına kötü gibi görünen tikel şeylerin, varlık sisteminin bir bütününe dahil olduklarını düşündüğümüzde, bu şeylerin doğalarının iyi olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Yani kötülük evrendeki olgu ve olayları bir bütün içerisinde görememekten kaynaklanır. Zihin gözüyle göremeyen insanlar ise bunları yanlış yorumlayacaktır.
Üçüncü olarak Berkeley, belli oranda var olan kötülüğün, evrenin estetik görünümü için zorunlu olduğunu belirtir.
Ahlâkî kötülüğe gelince;
Tanrı’nın insan algısının nedeni olduğu düşüncesi, Berkeley’i diğer bir kötülük problemi olan ahlaki kötülükle yüz yüze getirmektedir.
Günah ya da ahlak bozukluğu dışa dönük fiziksel eylemden ya da hareketten ibaret değildir. Aklın ve dinin yasalarından, iradenin içten bir sapma göstermesidir. Mesela savaşta bir adam öldürmek günah değildir ancak dış görünüş itibariyle bu adam öldürmek ile aynıdır. Bundan dolayı günah ya da kötülük, sırf fiziksel eylem değildir. Böyle olmadığı için Tanrı’yı bütün bu çeşit eylemlerin dolaysız nedeni saymak O’nu; günahın, kötülüğün yapıcısı haline getirmeyecektir.
Ayrıca Berkeley, cisimlerdeki bütün hareketleri meydana getiren tek yapıcının Tanrı olmadığını söyler. O, ruhlardan başka yapıcıları inkar eder, ancak bunun rasyonel varlıklara, eylemleri sırasında kullandıkları bazı güçler atfetmekle çelişen bir yanı yoktur.
Ruhun sahip olduğu güçler, son tahlilde Tanrı’dan gelseler de, doğrudan doğruya bu düşünen, rasyonel varlıkların kendi iradelerince yönetilirler. Bu ise insanı yaptıklarından sorumlu tutmaya yetmektedir. Bu yüzden insan eylemlerin sonucunda ortaya çıkan kötülükler, Tanrı’ya değil insana aittir.
Ancak bunun Berkeley teolojisinde çözülmemiş bir problem olarak varlığını sürdürdüğünü söylememiz gerekir.
9-)Yaratma problemi
Maddenin varlığının ortadan kaldırılması gerektiğini savunan Berkeley, bu yapıldığında materyalist ve ateistlerin bütün düşünce sistemlerinin yok olacağını ifade etmektedir.
Yine Berkeley, maddi tözün ezeliliğini ve zihinden bağımsızlığını onaylamanın, yalnızca materyalist ve ateistler için değil, putperestliğin çeşitli biçimleri için de temel dayanak olduğunu belirtmektedir.
Madde ezeli ve ebedi olamaz çünkü, bir şeyin araç kullanılarak yapılması onu yapanı bir takım kurallarla sınırlandırmaktadır. Yani bunu savunmak Tanrı’yı sınırlamak demektir ki bu Berkeley için kabul edilemezdir.
Buna göre Berkeley “Tanrı’nın, var olan her şeyi kendi iradesiyle yoktan yarattığını niçin kabul etmeyelim? Açıktır ki bizler, zihnimizle tasavvur ederek hayali nesneler üretebiliyoruz. Ona göre insanların tasavvur ettikleri şeylerin nesnel karşılığı yokken, Tanrı’nın tasavvur etmesi; yaratmak, ortaya çıkarmak -O’na göre öznel, bize göre nesnel- anlamına gelmektedir.
Berkeley’e göre, Tanrı’nın bilgisinde yeni olan, ya da var olmaya başlayan hiçbir şey yoktur. Yaratılış tamamıyla sonlu ruhlar için olmaktadır. Yani Tanrı varoluşu, akıllı yaratıklarca algılanabilir hale gelmesini emrettiği zaman onlar, bizim için varolmaya başlamışlardır. Yaratılışı zaman olmadan düşünemeyiz. Tanrı, bizim idrakimizi aşan ve sınırsız mükemmellikleri olan bir varlıktır.
Berkeley’e göre, duyulur nesnelerde biri ikincil tipli (ectypal) ve doğal, diğeri ana tipli (archetypal) ve ezeli-ebedi olmak üzere iki özellik bulunmaktadır. Ectypal zaman içinde yaratılmış olup, archetypal; Tanrı’nın zihninde başlangıçsız ve sonsuz olarak vardır. Tanrı var olan bütün nesnelerin ezeli ve ebedi archetypal bilgisine sahiptir. Dolayısıyla Tanrı’nın, sonlu ruhların algıladıkları ectypal idealar dünyasını zaman içerisinde yaratmış olması, O’nun bilgisinde herhangi bir değişimi gerekli kılmamaktadır.
Eğer biz sonlu ruhlar olarak arketipleri algılasaydık bu durum Tanrı’da değişimi meydana getirirdi.
Berkeley’in Tanrı’nın zihnindeki ideaların, bizim algıladığımız duyusal ideaların arketipleri olduğunu anlayışının, Saint Augustin ve Malebranche’nin fikirleri ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.
10-)Tanrı-ahlak ilişkisi
Berkeley, ahlâkî ilkelerin kaynağını son çözümlemede Tanrı’ya bağlamakta ve bir anlamda Tanrı kaynaklı bir ahlâk metafiziği ortaya koymaya çalışmaktadır.
Düşünce tarihinde Tanrı ile ahlâk arasındaki ilişki genellikle ahlaktan Tanrı’ya ve Tanrı’dan ahlaka olmak üzere iki şekilde ele alınmıştır.
Ahlaktan Tanrı’ya gitme, insanın ahlaki tecrübesinden hareket ederek ilahiyatı temellendirmeye ve bu şekilde ahlaki yanı ağır basan bir teolojiye kapı aralarken, Tanrı’dan ahlaka gitme ise ahlâkı dine bağlamakta ve böylece dini yanı ağır basan bur bir ahlak anlayışına, bir başka deyişle Teolojik ahlaka kapı açmaktadır.
Berkeley; ahlak biliminin, matematik gibi ispatlanabilir bir bilime dönüştürülebileceğini belirtmekte ve bunun gerçekleştirilmesi için de, ahlakın matematiksel yöntemlerle ele alınması gerektiğini savunan Locke’n görüşlerine katılmaktadır.
Ancak Berkeley, matematiği Locke gibi anlatmaktadır. Berkeley için matematik, soyut düşünceleri değil, işaretler ya da simgeler arasındaki ilişkileri inceleyen bir bilim olmaktadır. Buna göre Berkeley’de ahlâk bilimi, matematiksel olarak görüldüğünde soyut düşünceler arasındaki ilişkilere değil sözcüklerle ilgilenecektir.
Bu anlamda Berkeley, kullanılan sözcüklerin tanımlanmasını ileri sürerek, karşılığı olmayan soyut ahlaki kavramlardan kaçınılması gerektiğini ifade etmektedir.
Ona göre soyut idealar öğretisi, bilginin her alanında olduğu gibi, ahlak için de uygun bir yöntem değildir. Soyut kavramları temsil ettiği sanılan birçok karanlık ve çok anlamlı terim, metafiziğe ve ahlaka sokulmuş, bu da bilginler arasında sayısız çılgınlığa ve uyuşmazlığa yol açmıştır. Buna göre yapılması gereken şey soyut ahlâkî kavramlardan uzak durmaktır.
Berkeley, evrensen ahlâk kurallarının, doğa kanunlarından çıkarılabileceğini ifade etmektedir. Bunlar, Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşmektedirler. Bu anlamda doğa kanunlarına uygun davranma, Tanrı’nın iradesine uygun davranma anlamına gelmektedir. Tanrı, bu doğal simgelerle bizlere yol göstermektedir.
Görülüyor ki Berkeley, ahlaki prensiplere, tecrübenin verilerinden hareketle ulaşılabileceğini kabul etmektedir. Ona göre insanlar, iyi ve kötüyü duyu verilerinin rehberliğinde seçebilirler, bu anlamda Berkeley, duyusal hazzın ahlakın büyük bir ilkesi olduğunu ifade etmektedir. Bu ifade, ilk başta onun hedonist bir filozof olarak yorumlanmasına yol açabilir. Ancak Berkeley demektedir ki, “duyusal haz doğru anlaşıldığında İncil’in bütün öğretileri belirginleştirilebilir.”
Tanrı, belli amaçları gerçekleştirebilmemiz için bize bir takım yetenekler vermiştir ve biz bu yeteneklerle kalıcı olan doğal hazları elde etmekteyiz. Yapay hazların ise gelip geçici olduğunu ifade eden Berkeley, sonuç itibariyle doğal hazların insana kalıcı mutluluk sağladığını, yapay hazların ise zararlı sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir. Yani Berkeley’ni vurgu yaptığı mutluluk doğal bir haz değil, Tanrı huzurunda ahlaklı olmanın verdiği mutluluktur.
Ahlâkî ilkeler, doğa yasalarının gözlenmesiyle, yani duyuların rehberliğinde elde edilebiliyorsa, biz kalıcı ve geçici olan hazların, iyi ve kötünün bilgisini nasıl deneyimle kazanabiliyoruz?
Hemen belirtelim ki, Berkeley’ni ahlak felsefesinde kişinin kendi menfaatini düşünmesi anlamına gelen “self love” kavramı merkezi bir yer işgal etmektedir.
Nesnelerin doğaları hakkında bilgimiz artarak büyüdüğü için, tecrübe bize; şu andaki iyi gibi görünen ve mutluluğumuzu artıran şeyin, daha sonraki zamanlarda bize büyük bir kötülük getireceğini gösterir. Aynı şekilde şu anki kötü gibi görünen şeyin, daha sonraki zamanlarda bize büyük bir mutluluk getireceğini görürüz. Bu da bizi, mevcut geçici zevkleri bırakmaya ve kalıcı mutluluğu elde etmeye zorlar. Bu yüzden duyularla kazanılan haz ve acının ahlaki olabilmesi, onların uzak sonuçlarını sezinleyebilen aklın prensipleriyle anlaşılmaktadır. Akıl insana, davranışlarını Tanrı’ya göre düzeltmeyi ve ahlâkî bir hayat yaşamayı emretmektedir.
Berkeley, Tanrı’nın idrakinin sonsuz ve sınırsız olduğunu ve yapılan her türlü eylemin sonuçlarını gördüğünü belirterek, varlığımızın amaç ve mükemmeliyetinin Tanrı’ya benzemekle, O’nu taklit etmekle ortaya çıkabileceğini ifade etmektedir.
Berkeley’de göre, ahlâkî yükümlülüklerin amacı, dünyada genel iyiliğin oluşmasını sağlamaktadır. Her ferdin mutluluğu diğer insanların mutluluğu ile olan bağlantısıyla ölçülebilir. Buna göre bir davranışın ahlaki olabilmesi, insanlığın genel iyiliği ile olan ilişkisinde yatmaktadır.
Berkeley’ye göre ahlaka ait bir önerme, akıl tarafından genel iyiliğe uygun olarak kabul görürse bu önerme Tanrı tarafından emredilmiş demektir.
Berkeley düşüncesinde, insanın ahlak yasalarına göre davranmasınının temelinde Tanrı’ya olan ödevini yerine getirme sorumluluğu ve bu yolla da ebedi mutluluğa ulaşma gayesi yatmaktadır.
11-)Tanrı-evren ilişkisi
Tanrı olmaksızın evrenin varlığını sürdürmesinin imkansız olduğunu ifade eden Berkeley, bu anlamda fiziki dünyanın mekanik bir sistem yani sadece kurulmak için Tanrı’ya ihtiyaç duyan, kurulduktan sonra ise Tanrı’nın herhangi bir etkinliği olmaksızın kendi kuralları içerisinde işleyen bir makine olduğu anlayışına karısı çıkarak bu tür prensiplerle yapılan açıklamaları materyalistlerce yapılan saçma düşünceler diye nitelendirir. Berkeley’e göre doğa, bağımsız bir etken değil, tanrısal bir mucizedir.
Ona göre, evrende sürekli mekanik kuralların olması, var olan nesnelere yeni bir şeylerin eklenmesi veya onlardan bir şeyler çıkartılmasını olanaksız hale getirecekti.
Onun tamamen karşı çıktığı şey, Tanrı’nın aktivitesinin, yaratıklar için sona erdiği anlamına gelen deist anlayıştır. Ayrıca o, Tanrı’dan bağımsız evren anlayışının ateizme yol açtığı kanaatini taşımaktadır.
Berkeley, doğa yasalarının varlığını kabul etmekte ancak bunların zorunlu olmadığını, evrende mutlak bir determinizmin bulunmadığını ileri sürmektedir. Filozofa göre, evrenin düzenliliği doğa yasalarıyla gösterilmektedir.
Ona göre, bir doğa düzeni vardır ancak zorunlu değildir. Çünkü Berkeley idealizminde gerçek sebep, aktif olan ruhtur. İdeaları birbirine sebep gösteren şey ise ard arda gelmelerinden başka bir şey değildir. Bu yüzden ona göre yakıcı olan ateş değildir, ateşe yaklaştığımızda bize acı veren Tanrı’dır. Burada idea başka bir ideanın nedeni değildir, Tanrı’nın tayin ettiği bir ard ardalık söz konusudur.
Doğa kanunlarının zorunlu olmaması, Berkeley sisteminde mucizeyi ve vahyi de anlaşılır kılmaktadır.
12-)Mucize ve vahiy
12.1-)Doğa kanunlarının kırılması olarak mucize
Mucize iradesi her an faaliyette olan diri bir uluhiyet anlayışını doğrulamak için gerekli bir olgudur.
Doğa kanunlarının zorunlu olmaması Tanrı’nın bu kanunları değiştirebileceğini anlaşılır kılmaktadır. Tanrı, her şeyin etkin nedeni olduğu için, kimi durumlarda fenomenlerin olağan dizisine bir görüntü veya mucize ile son verebilir.
12.2-)Tanrı’nın tarihe müdahalesi olarak vahiy
Berkeley, Tanrı’nın insanı başıboş bırakmadığını, onu kendisine yaklaştıracak bir takım yöntemler kullandığını belirtmektedir. Bu da insan eylemlerine bir müdahale olan vahiy ile gerçekleşecektir.
Berkeley, vahyin geniş tahliline girmemekte sadece Tanrı’nın kendisini bize İsa aracılığıyla açtığını söylemektedir.
13-)Son kısım
Umarım yazı yeterince bilgilendirici olmuştur. Belirtmek istiyorum ki Berkeley’le çok yakın olsak da aramızda bazı farklar olduğunu söylemem gerek, bunu yazar-karakter alegorisi konulu yazımdan da anlayabilirsiniz.
İleride bu ayrılıklar hakkında da yazacağım, kendinize iyi bakın.







